ÖZGÜRLÜK EVRENİN AMACIDIR
Dünyanın dört bir yanından ve halklardan birçok insan özgürlüğü tanımlamaya çalıştılar, ya da özgürlüğe ulaşmaya çalıştılar.
Özgürlüğü tanımlamak kolay değildir. Dünyanın dört bir yanından ve halklardan birçok insan – erkek ve kadınlar, filozoflar, sosyologlar, işçiler ve çiftçiler – özgürlüğü tanımlamaya çalıştılar, ya da özgürlüğe ulaşmaya çalıştılar. İnsanlık tarihinde binlerce devrim ve özgürlük hareketi ortaya çıktı ve milyonlarca insan, özgürlüğün en onurlu şey olduğu inancıyla, özgürlüğe ulaşmak için hayatlarını feda ettiler. Ancak özgürlük, insanların – özellikle kadınların – en çok ihtiyaç duyduğu ve özlediği, ancak anlama ve gerçekleştirme konusunda en çok zorluk, engel ve çatışma yaşadığı bir olgu olmaya devam ediyor. Örneğin, günümüzün kapitalist modernite sistemi, paranın, devletin ve erkeklerin egemenliğini sağlamak için ‘özgürlük’ kelimesini kullanıyor. Küresel şirketler, ‘ticaret özgürlüğü’ adı altında insanlığın büyük çoğunluğuna sömürgecilik ve yoksulluk dayatıyor. Egemen devletler, ‘demokrasi ve özgürlüğü savunma’ adı altında işgal savaşları ilan ediyor. Egemen erkekler, ‘cinsel özgürlük’ kisvesi altında kadınlara karşı tecavüz kültürünü yayıyor.
Bu eylemler, özgürlüğü doğru tanımlamanın önemini ve özgürlük mücadelesine devam etme gerekliliğini gözler önüne seriyor. Bu bağlı olarak, en sık sorulan sorulardan, tartışma konularından ve çelişkili görüşlerden bazılarına cevap arıyoruz:
Güç ve özgürlük arasındaki ilişki nedir?
Bireysel ve toplumsal özgürlük arasındaki denge nasıl sağlanabilir? İnsan özgürlüğü düşünce özgürlüğüyle mi yoksa gıda ve ekonomik ihtiyaçların karşılanmasıyla mı başlar?
Kadınların özgürlüğü erkeklerin özgürlüğünü engelleyecek mi yoksa erkeklerin ve toplumsal özgürlüğün yolunu mu açacak?
Özgürlük sorununun nasıl ortaya çıktığını anlamak ve böylece özgürlüğün anlamı hakkındaki çatışmaları ve bireysel ve toplumsal özgürlüğün önündeki engelleri yorumlayabilmek için öncelikle tarihe yönelmek istiyoruz. Çünkü Jineoloji’nin yöntemlerinden biri de güncel sorularımızı ve sorunlarımızı tarihsel bir bakış açısıyla gözlemlemek ve yorumlamaktır.
Tarihçiler, “özgürlük” kelimesini ilk kez kullanan yazılı belgenin, Sümer şehri Lagash’ın kralı Enmetena’nın bir fermanı olduğuna inanıyor. MÖ 2430 civarında Sümerce yazılmış olan bu tarihi belge, şu anda Paris’teki Louvre Müzesi’nde bulunmaktadır.
Sümer şehir devletleri Umma ve Lagash arasında su ve toprak kaynakları üzerindeki yaklaşık 200 yıllık bir güç mücadelesinin ardından, Kral Enmetena Aşağı Mezopotamya şehirleri üzerindeki egemenliğini ilan eder. Lagash şehrinde çivi yazısı tabletlere yazılan Enmetena’nın fermanı, insanlık tarihinde savaş ve barış uygulamalarına dair en eski belgelerden biridir. Burada, “özgürlük” ve “anaya dönüş” anlamına gelen Sümerce “Amargi” kelimesi ilk kez kaydedilmiştir. Kral Enmetena’nın köleleri özgür bırakarak, borçları silerek ve çocukları annelerine, anneleri de çocuklarına geri vererek “Lagash şehrinde özgürlüğü tesis ettiği” söylenir. Ayrıca Enmetena’nın tanrıça İnanna’nın emri altında olduğu ve koruyucu tanrısının Şulutul olduğu da vurgulanmıştır.
Bu Sümer tabletlerinin içeriği bize, savaş, kölelik, çocukların annelerinden kaçırılması, insanları borç yüküyle boğan yoksulluk gibi şiddet, baskı ve adaletsizlik olaylarının özgürlüğün tanımının nedeni olduğunu gösteriyor. İnsanların doğal onuruna karşı bu eylemler olmasaydı, muhtemelen özgürlük kelimesini yaratmaya da gerek kalmazdı. Özgürlük ve anneye dönüş anlamına gelen Amargî kelimesinin kullanımı ilginçtir. Bunu aynı zamanda annelik ahlakının yeniden kurulması, yani insanlığın annelik kültürüne dayalı doğal toplum çağına dönüşü olarak da yorumlayabiliriz. Bu, birçok öyküde, kutsal kitapta ve toplumların hafızasında ‘kayıp cennet’ olarak hatırlanan bir döneme dönüş olabilir. Bu şekilde özgürlük, insanlık tarihinde tüm kıtalarda deneyimlenmiş ve yeniden kurulabilecek adalet, barış ve dayanışmaya dayalı bir yaşam biçimi anlamına gelir.
Önder Apo, Bir Halkı Savunmak adlı savunmasında özgürlük arayışına yol açan tarihsel gerçekliği şu şekilde değerlendiriyor: ‘Tarihte, bilinçteki en temel dönüşüm Sümer toplumunda bir karşı devrim olarak gerçekleşti ve özellikle Orta Doğu toplumu, insanlığın paradigmasını -evrene ve doğaya dair temel bakış açımızı- kökten değiştirdi. Toplumsal doğa, evren ve canlı doğa anlayışı, renkli ve üretkendir. Doğayı barbar ve acımasız olarak görmüyor. Onu bir anne olarak görüyor. Sümer dilinde “Amargi” kelimesi özgürlük demektir ve aynı zamanda anaya dönüş anlamına gelir. Bu kelime, karşı devrim kavramını çok iyi gözler önüne seriyor.’
Karşı devrimci fikirler ve eylemler, yaşamın doğal dengesini bozmuştur. Ataerkil ve pozitivist bilimler doğal ve kültürel farklılıklar hakkında farklılıklar arasındaki ilişkileri tamamlamak ve doyurmak yerine, egemenlik ve boyun eğdirmek, hiyerarşik ilişkilerini meşrulaştırmak için mitolojik, dini ve felsefi yorumlar geliştirilmiştir. Bu şekilde, erkek ve kadın, halk ve doğa, toprak sahipleri ve köylüler, kapitalistler ve işçiler, dinler ve sömürge ulusları ve boyun eğdirilenler, ‘biz ve diğerleri’ ayrımına dayalı sömürü ve erkek egemen devlet sistemi, bireylerin ve toplumların özgürlüğünü ortadan kaldırmıştır. Ancak, yetkililer baskıyı ‘ilahi yasa’ veya ‘insan doğası’ olarak kabul ettirmeye çalışsalarda, tüm insanlığın iradesini ve düşüncelerini teslim almayı başaramamışlardır.
Alman müzik grubu Ton-Steine-Scherben, şarkılarının sözlerinde özgürlüğün gasp edilmesine karşı isyanlarını şöyle dile getiriyor:
Özgür değilim, sadece seçim yapabilirim.
Benden hangi hırsızlar çalıyor, hangi katiller bana emir veriyor?
Binlerce kez kan dökmekten öldüm, yine de beni unuttular.
Ben bin kere açlıktan öldüm, onlar ise toktu.
Güneyde, batıda, doğuda, kuzeyde
Aynı kişiler her yerde bizi öldürüyor.
Her şehirde ve her ülkede
Bu sloganı her duvara yazın.
Kimseye hiçbir iktidar yok!
Gelin, bizi birbirimizden koparan duvarları yıkalım.
Bir araya gelin, insanlar. Birbirinizi tanıyın.
Yanınızdaki kişiden daha iyi değilsiniz.
Hiç kimsenin insanlar üzerinde hüküm sürme hakkı yoktur!
Bu anlamda, özgürlük arayışını adaletsizliğe ve sömürgeciliğe karşı vicdani ve ahlaki bir isyan olarak değerlendirebiliriz. Bu arayış aynı zamanda özgürlüğün insan ve evrenin birliği, kadının ve yaşamın doğası olarak anlaşılmasını da tanımlar. Önder Apo, Özgürlük Sosyolojisi adlı kitabında özgürlük sorununa dair duygu ve düşüncelerini ilgi çekici bir şekilde ifade eder:
”Âdeta ‘özgürlük evrenin amacıdır’ diyesim geliyor. Kendi kendime sıkça evren gerçekten özgürlük peşinde midir diye sormuşumdur. Özgürlüğü sadece insan toplumuna özgü derin bir arayış olarak söylemleştirmek bana hep eksik gelmiş, mutlaka evrenle ilgili bir yönü vardır diye düşünmüşümdür. Evrenin temel taşları olarak parçacık-enerji ikilemini düşündüğümüzde, hiç çekinmeden enerjinin özgürlük demek olduğunu vurgularım. […] Özgürlük konusunda bencil olmamak, özgürlüğü insanla sınırlandıran bir indirgemeciliğe düşmemek bence önemlidir. Kafesteki hayvanın büyük çırpınışının özgürlük için olduğu yadsınabilir mi? En değme senfoniyi geride bırakan kafesteki bülbülün şakımasını özgürlük gerçeği dışında hangi kavramla izah edebiliriz? Daha da ileri gidersek, evrenin tüm sesleri ve renkleri özgürlüğü düşündürmüyor mu? İnsan toplumunun en derin köleliği yaşayan ilk ve son köleleri olarak kadınların tüm çırpınışları özgürlük arayışından başka hangi kavramla izah edilebilir?”
İnsanlık tarihinde, baskıcı yöneticilere karşı duyulan öfke ve özgürlüğe ulaşma arzusu nedeniyle birçok devrim ve halk ayaklanması ortaya çıkmıştır. Mezopotamya’daki demirci Kawa’nın isyanından Spartaküs’ün Roma İmparatorluğu’na karşı isyanına, Fransız Devrimi’nden Rusya’daki Ekim Devrimi’ne, Vietnam Devrimi’nden Nikaragua Devrimi’ne, Nanny Maroon’un köleliğe karşı isyanından Güney Afrika halkının Apartheid rejimine karşı mücadelesine, İran Devrimi’nden Tunus ve Mısır’daki Halkların Baharı’na kadar, toplumların büyük bir kısmı adaletsizlikten, kölelikten ve baskıdan kurtulmak amacıyla ayaklanmıştır. Kadınlar ve toplumlar, korkuyu ve sessizliği kıran bu isyan süreçlerini özgürlük anları olarak yorumlamış ve deneyimlemiştir. Baskıya karşı ayaklanmak ve baskıcı bir hükümeti devirmek, onların gücüne ve varlığına karşı bir zafer anlamına gelmiştir. Bu süreçlerde ortaya çıkan enerji, kafesten kaçan, kanatlarını açan ve dünyayı keşfeden bir kuşun sevincine benzetilebilir. Ancak, bir yöneticinin egemenliğinden ‘kurtulmak’, özgürlüğün garanti altına alındığı anlamına gelmez.
Kuşlar sık sık tuzaklara düşer ve yeni kafeslere hapsolurlar. Kölelikten ve sömürgecilikten kurtulmak isteyen halklar genellikle yeni bir elitin baskısıyla karşı karşıya kalırlar. Özellikle kadınlar, devrimci süreçler sırasında, hükümet değişikliğinin özgürlük hayallerini gerçekleştiremeyeceğini öğrendiler; çünkü ataerkillik hem aile hayatında hem de siyasi ve sosyal alanlarda devam ediyordu.
1943-1945 yılları arasında İtalya’da faşizme karşı özgürlük umuduyla savaşan bir kadın partizan, deneyimini şu şekilde ifade etti: ” Özgürlük bir şarttır. Özgürlük içinde yaşamın kolay olacağını hayal etmeden, özgürlük için canımızı feda etmeye hazır olmalıyız.”
Hannah Arendt, “Özgür Olma Özgürlüğü” adlı denemesinde, “Özgürleşme arzusunun, yani baskıdan kurtulma arzusunun nerede bittiğini ve özgürlük arzusunun, yani siyasi bir yaşamın gerçekleşmesinin nerede başladığını açıklamak zordur” diye belirtir. Hannah Arendt’e göre, özgürlüğün, yani siyasi bir yaşamın gerçekleşmesi, demokratik bir cumhuriyette tüm insanların kamusal tartışmalara ve işlere gönüllü ve aktif katılımıyla mümkündür. İnsanların görülmesi ve duyulması, kimliklerinin ve iradelerinin tanınması için, insanların hem korkudan hem de yoksulluktan özgür olmaları gerekir. Bu şekilde Hannah Arendt, yaşam ve özgürlük, siyaset ve ahlak, insanların maddi ve manevi ihtiyaçları arasındaki birliği vurgular. Aç bir insan sadece sözlerle doyurulup özgürleştirilemeyeceği gibi, düşüncelerini ifade etmekten korkan tok bir insan da özgür olamaz.
Önder Apo;’ daha fazla para mı yoksa dafa fazla bilinçlenme mi özgürlük yaratır?’ sorusunu şu şekilde değerlendiriyor: “Para, sermaye biriktirme aracı olarak kaldığı veya artı değer ile ürüne el koyma rolünü üstlendiği sürece, her zaman bir kölelik aracı olacaktır. Çünkü para, sahibi için bile katliamlara çağrı çıkardığından ötürü, özgürlük konusunda güvenilmez bir araçtır ve kimse sırtını ona dayayamaz. Para, enerjinin karşıtı olan madde parçacığı rolünü oynar. Denilebilir ki, farkındalık (bilinçlenme) her zaman özgürlüğe daha yakındır. Farkındalık gerçekte, her zaman özgürlüğün önünü açar. İşte bu yüzdendir ki farkındalık, enerjinin akışı gibi tanımlanır. […] Toplum kendini beyin, kültür ve akıl gücü olarak ne kadar çok güçlendirmişse, kendini özgürlüğe de o kadar hazırlamıştır.”
Bu akan güçlendirme enerjisinin kadınların ve toplumun özgürlüğünü elde etmede yapıcı bir güç haline gelmesi için, Önder Apo özgürlük ile sosyal politika ve demokrasi arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Yetkililer ve devlet bireysel ve toplumsal özgürlüğü ne kadar engeller ve ortadan kaldırırsa kaldırsın, toplumun tüm bileşenlerinin örgütlenmesi, güçlendirilmesi ve siyasi faaliyetleri bireysel ve toplumsal özgürlüğün elde edilmesinin kaynağı haline gelir. Bu bağlamda, Rosa Luxemburg’un 1918 sonbaharında Rus Devrimi hakkında yazdığı bilge değerlendirmeler önemlidir. Halkın eğitimi ve siyasi tartışma kültürüyle ilgili olarak şunları söylemiştir:
“Özgürlük sadece hükümet taraftarları için, sayıları ne kadar çok olursa olsun sadece bir partinin üyeleri için özgürlük değildir. Özgürlük, her zaman farklı düşünenlerin özgürlüğüdür. Bu ‘adalet’ fanatizminden ötürü değil, aksine siyasi özgürlüğü canlandıran, iyileştiren ve arındıran her şey bu öze bağlı olduğu içindir; ‘özgürlük’ bir ayrıcalık haline geldiğinde ise onun bu etkisi yok olur.”
Rosa Luxemburg’un bu değerlendirmesi, düşünce özgürlüğünün ve toplumdaki bireylerin ve grupların çeşitliliğini ve çoğulculuğunu önemseyen demokratik bir kültürün, toplumun egemen bilincin kalıntılarından arındırılması için bir enerji ve yaratıcı güç kaynağı haline geldiğini göstermektedir. Tek taraflı ilişkilerde, yani egemen bir iradenin dayatılmasıyla mümkün olmayan özgürlük, toplumda demokratik değişimin ve dönüşümün motoru olabilir.
Bu durum özellikle kadın ve erkek arasındaki ilişkiler için geçerlidir. Kadınların varoluşlarını ve kimliklerini tanımlayabilmeleri, düşüncelerini özgürce ifade edebilmeleri, yaşamları hakkında kararlar alabilmeleri ve siyasi, sosyal ve ekonomik alanlarda iradelerini gösterebilmeleri olmadan, toplumda özgürlük ve erkeklerle özgür bir arada yaşama mümkün değildir. Erkekler bunu fark ettiklerinde, kendilerinin de özgürlüklerine ancak egemen erkek zihniyetini kırarak ve kadınların özgür iradesine saygı duyarak ulaşabileceklerine inanacaklardır. Çünkü özgürlük ve yaşam bütünseldir. Bu, bir kadın, bir ulus, bir kişi veya başka bir canlı varlık baskı altında olduğunda, benim de özgür olmadığım anlamına gelir. Bu nedenle, baskı veya tahakkümün bir seyircisi veya ortağı olurum. Özgürlük ancak kolektif olarak ve bireylerin ve toplum gruplarının varoluşunu, iradesini, kimliğini, kültürünü, inançlarını ve mekânsal ihtiyaçlarını tanıyan bir şekilde elde edilebilir. Bu anlamda özgürlük hem bütünsel hem de çoğulcudur. Bunun temeli, kendi iyiliğini tüm insanlığın iyiliği olarak gören kolektif bir vicdan ve iyi sosyal çalışmaların uygulanması için ortak bir anlayıştır. ‘Biz ve öteki’ arasında ayrım yapmayan, kendini hayatın tüm yönlerinden ve tüm çocuklardan sorumlu gören bu anlayış, ana soylu toplumun özü ve ahlakıdır. Bu nedenle, Amargî kelimesi, kadınlar ve toplumun bütünü için kaybolmuş olan özgürlüğe giden yolu göstermektedir.
Bugün Jin Jiyan Azadî felsefesi, kadınların baskıdan kurtulma ve kadın devrimini gerçekleştirme yolundaki mücadeleleri ve çabaları aracılığıyla özgür bir yaşam kurma yolundaki devam eden çabaları için bir örnek teşkil etmeye devam etmektedir. Bu bağlamda, Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketi’nin ve Rojava devriminin farklı bileşenlerinden kadınların deneyimleri anlamlıdır. Özgürlüğe giden yolun hem ilerlemesini hem de zorluklarını göstermektedirler.
Jineolojî Akademisi, 2017 ve 2018 yıllarında Rojava Devrimi bölgelerindeki kadınlarla özgürlük anlayışları üzerine tartışmalar ve araştırmalar yürüttü. Bu tartışmalar ve sosyolojik araştırmalar sonucunda, kadınların çoğunun özgürlüğün anlamını irade, düşünce ve görüş özgürlüğüyle ilişkilendirdiği ortaya çıktı. Özgürlüğü şu şekilde tanımlıyorlar: ‘Özgürlük düşünce, irade ve bilimsel bakış açısıdır’; ‘özgürce düşünmek ve başkalarının düşünce özgürlüğüne saygı duymaktır’; ‘bir kişi bağımsız hareket edebilir ve kendi kararlarını verebilir’. Bu nedenle, kadınların ‘kendilerini ve kimliklerini tanımaları’ için ‘köleliğin zincirlerini kırmak’, ‘olumsuz etkilerden kurtulmak’ ve ‘öz eğitim’ almaları gerektiğini düşünüyorlar.
Birçok kadın da özgürlüklerini toplumun özgürlüğüyle ilişkilendirerek yorumluyor. Onlar için özgürlük, özellikle “kadın ve erkek arasında eşitlik” olmak üzere “onur, adalet ve eşitlik” anlamına geliyor. Özgürlüğün temel taşları olarak “özyönetim ve kadınların hayatın her alanına katılımını” görüyorlar. Birçok kadının görüşüne göre özgürlük, “ekonomik bağımsızlık” ile de bağlantılı. Kısacası, kadınlar özgürlüğü “korkusuz ve onurlu bir yaşam” olarak tanımladılar. Tartışma sırasında yaşlı bir kadın, bilgece ve sade bir şekilde özgürlüğü kaçınılmaz bir şey olarak tanımladı ve “Özgürlük ekmek ve su gibidir” dedi.
Til Temir’den Arap bir kadın olan Xewla Diyad, özgürlüğü hayattaki temel bir ihtiyaç olarak açıklıyor. Özgürlüğü, aynı anda ‘varoluş ve yokluğu’ tanımlayan doğal bir insan bakış açısı olarak tanımlıyor. İçten duyguları ve coşkusuyla şöyle diyor: “Özgürlük kutsal, güzel ve büyük bir şeydir. Bir insan kendi dilinde özgürce konuştuğunda, kendi kıyafetleri ve kültürüyle yaşadığında özgürdür. Bir insanın kendi fikirleri olduğunda ve kimse başkasına otorite dayatmadığında, yani kimse ona ‘kalk’ veya ‘otur’ demediğinde, ama bir insan kendi başına bir şeyler yaptığında, işte o zaman bir insan özgürce hareket edebileceğini, fikirlerini özgürce ifade edebileceğini, içindekileri dışa vurabileceğini ve artık bir köle olup başkasının elinde bir emir cihazıyla yürümeyeceğini anlar.”
Özgürlük tanımları genellikle kadınların özlemlerini ve acılarını yansıtır. Birçok kadın için özgürlüğün sırrı, kendilerinden alınan şeyleri geri kazanmakta ve kendilerinden esirgenen ihtiyaçlara erişmekte yatar. Jinwar köyünden Bedrana gibi kadınlar, kadınların kendi kendilerini örgütlemeleri ve ortak yönetimleri sayesinde özgürlüğün tadını ve anlamını kadın köyünde öğrendiklerini açıklıyorlar. Jinwar’da annesi ve beş kız kardeşiyle yaşayan 8 yaşındaki bir kız çocuğu, “Özgürlük nedir?” sorusuna, etrafındaki çocukları işaret ederek ve emin bir şekilde şöyle cevap veriyor: “Özgürlük çocuklardır! Burada oynayan ve salıncaklarda sallanan tüm çocuklar! Özgürlük çocuklardır!”
Jinwar’dan başka bir sakin de özgürlüğün gerçek anlamının fikir ve duygu birliği olduğunu belirtiyor ve şöyle diyor:“Bir insan düşüncelerini, görüşlerini hiçbir şüphe duymadan ifade edebildiğinde ve kendini temsil edebildiğinde; bir kadın kendi kişiliğinde dünyanın kadınlarını, Kürt kadınlarını, Arap, Asur ve Süryani kadınlarını temsil edebildiğinde; tüm kadınları öz savunma yoluyla koruduğunuzda; kendinizi özgürlük fikrine ve ideolojisine kaptırdığınızda ve tüm bilgiyi kendi içinizde topladığınızda, işte tüm bunlar benim için özgürlüktür. Bizim için özgürlük, tüm kadınların kurtuluşudur.”
Kadınlar siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel faaliyetlerde yerlerini alıyor ve kadınların iradesini ve gücünü tanıma açısından olumlu sosyal değişimlerden bahsediyorlar. Kongra Star Koordinasyon Kurulu Üyesi Bêrîvan Xalid, özgürlük ve demokrasi arasındaki ilişkiye dikkat çekti. Kadınların mücadelesinin özgürlük ve demokrasiye ulaşmada öncü bir rol oynadığını vurgulayarak şunları söyledi: “Demokrasi, özgürlüğü anlamanın temelidir. Kendi kendini yönetmenin kendisi, demokrasiyle nasıl yaşayabileceğimizin bir örneğidir diyebiliriz. Bu, her şeye ve herkese değer vermek demektir. İnsanlara ve topluma değer vermek demektir. Her şeyden önce, herkesi çalışmalarınıza dahil edersiniz ve bir ortaklık kurarsınız. Demokrasiyi en çok getiren ve öncülük edenler kadınlardır. Çünkü kadınlar sadece etnik kimlikleriyle mücadele etmediler. Kadın kimlikleriyle ve her şeyden önce cinsiyetlerini savundular. İster Kürt kadınları, ister Araplar, ister Süryaniler, ister Türkmenler olsun, Kuzey ve Doğu Suriye’de yaşayan tüm kadınların mücadelesi kadın kimlikleri için birleşmişti.”
Doğuştan gelen güçlerini özgürlüğün temeli olarak gören kadınların aksine, özgürlüğün kriterlerini toplumdaki erkeklerin statüsüne göre tanımlayan başka bir kadın grubu da var. Onlar gücü ve kontrolü özgürlük olarak anlıyor ve ‘kadınların erkeklerle aynı haklara, görevlere ve söz hakkına sahip olmasını’ istiyorlar. Ayrıca, özgürlüğü mevcut sistemin sınırları içinde ‘toplumun geleneklerine göre bir yaşam’ olarak yorumlama eğilimi de mevcut. Buna ek olarak, bazı kadınlar henüz özgürlüğü deneyimlemedikleri için özgürlüğün anlamını tanımlayamadıklarını söylüyorlar. Aile ve evlilik ilişkilerinde kadınlara yönelik şiddet ve cinsiyetçi yaklaşımların devam ettiğine dikkat çekiyorlar. Çoğu kadın, ‘iktidardaki erkeğin bilgeliğini’, ‘toplumun gelenek ve göreneklerini’, ‘dinin etkisini’, ‘ekonomik sorunları’, ‘savaşları ve işgal saldırılarını’ kadınların özgürlüğünün önündeki başlıca engeller olarak görüyor. Özgürlüğe dair farklı anlayışlara rağmen, Kuzey ve Doğu Suriye’deki çoğu kadın, Rojava Devrimi ile kadınların ve toplumun özgürlüğe doğru büyük adımlar attığına inanıyor. Ancak yürüyüşleri devam ediyor. Onlar, içsel güçlerinin farkına varmayı, kadın birliğini, toplum tarafından tanınmayı ve özgün kültürlerinin korunmasını özgürlüğe giden yolun temeli olarak görüyorlar.
Kürdistan dağlarındaki özgürlük savaşçıları da şarkılarında ve anılarında büyük emek ve şiddetli mücadelelerle kazanılan özgürlük anlarından bahsederler. Özgürlük olgusunun, evrenle, doğayla, tarihle ve toplumla olan tüm insan ilişkilerinde anlam kazanmasından gurur duyarlar. Şehit Hêlîn Murat, özgürlük hakkındaki duygularını ve düşüncelerini günlüğünde şöyle ifade etmiştir:
Dağ zirvelerinde olmak asalet, güzellik ve özgürlük duygusu veriyor. Gökyüzüne çok yakınız… Bu dağlarda yeni bir toplum, yani özgürlük kurmaya çalışıyoruz. Ortak bir yaşam sürüyoruz. Her şey yaşam ve ölüm arasında bir sınırda. Mücadelenin güzellikleri karşısında zorluklar ve acılar da çok ağır… Bu tarihi mücadelelere tanıklık eden her dağ zirvesi hakkında yazmak çok önemli. […] Kürdistan, dirençli insanlığın özgürlüğünü temsil ediyor.
Şehit Helen Murad, aynı zamanda özgürlüğü derinlemesine yaratan devrimci bir kadının kişiliğine ve tavrına ulaşmak için verdiği iç mücadeleyi de dile getiriyor:
“Özgürlüğün ruhsal ve fikirsel bir olgu olduğunu daha derinden hissediyorum. Yaşamı fiziksel ve dürtüsel bir varoluş olmaktan çıkarmak, en değerli şey haline gelir. Bu toplumsallaşma, aynı zamanda özgürlük bilincinin idrak edilmesi anlamına gelir. Nasıl ki yanlış bir yaşam doğru yaşanamazsa; yanlış ve doğrunun iç içe geçmesi ve bazen birinin öne çıkması da insanı bu durumdan kurtarmaz. Yanlış ve doğru arasında gidip gelen bir yaşam kadar tehlikeli bir yaşam yoktur. Bu, liberalizm ideolojisi tarafından dayatılan yaşam algısıdır. Gerçekte bu, yaşamın katledilmesidir (yaşam kırımıdır). Bu yüzden yanlışa karşı her zaman savaşmamız çok önemlidir. Bu savaştan zaferle ve daha güçlü bir kişilikle çıkmak, bahsettiğim fiziksel yaklaşımları ve dürtüleri aşmakla mümkündür. Bu ise iddia, çaba, kararlılık ve farkındalık (serwextbûn) gerektirir. […]”
Ego savaşının en zor savaş olduğu büyük bir gerçektir. Ama bunun dışında, bir insanın onurlu, iradeli ve güzel bir hayat yaşamasının başka bir yolu yoktur. Geriye baktığımda, kişiliğimin zayıflıklarını ve eksikliklerini açıkça görebiliyorum. Önemli olan, ataerkillikten kurtulmaktır. Böylece, zamanında ve gerektiği kadar müdahale gücü yaratılabilir. Bu temelde, yeni bir başlangıç yapacağım ve özgürlüğe bir adım daha yaklaşacağım… […] Biliyorum ki, özgürlük ortamında bahanelerin pek bir anlamı yoktur. Ne olursa olsun, önemli olan özgürce ve dürüstçe yaşamaktır. Engellere takılıp kalmamak, her zaman akmak… Akan su gibi… İşte özgürlük budur…
Şehit Armanç Goskar, günlüğünde özgürlük ve dayanışma arasındaki ilişkiyi şu dokunaklı sözlerle de ifade ediyor:
‘Arkadaşını kurtarmak, onun davasına hizmet etmek, sürekli savaşmak, halkı savunmak, acımasız düşmana en sert darbeleri indirmek. Bunların hepsinin toplamı özgürlüğe olan inanç, özgürlüğe duyulan ihtiyaçtır… […] İşte bu yüzden arkadaşlarım değerli, eşsizdir. İşte bu yüzden mücadelemiz, savaşımız çok önemli ve değerlidir. Çünkü sözde sona ermiş ütopyaları kucaklıyoruz, çünkü tünelin sonundaki ışığa inanıyoruz ve onu görüyoruz. Özgürlük bizim için değerlidir çünkü maddeleştirilemez veya köleleştirilemez.’
Şehit Sorxwin Munzur da , tüm zorluklara ve sıkıntılara rağmen, Zagros Dağları’nda özgürlük arzusunu şu sözlerle dile getirmiştir : “Bir kadın olarak yalnız kalsam bile, kendime söz veriyorum ki, özgürlükten asla ve asla vazgeçmeyeceğim.”
Bu kahraman kadınların yaşam deneyimleri ve mücadeleleri, özgürlüğün burada ve şimdi başladığını ve zengin fikirler, mücadele, sıkı çalışma ve kolektif bir ruhla elde edilmesi gerektiğini gösteriyor. Başka bir deyişle: Özgürlüğe giden yol uzun ama aynı zamanda yakındır. Önemli olan, bu yolda kararlılıkla, sevgiyle ve dostlukla nasıl yürüyeceğimizi bilmektir.