DEMOKRATİK EKOLOJİ TOPLUMU

Jineoloji ve Ekoloji aynı yaşam ilkesine dayanan iki bilim olarak demokratik ekolojik kadın özgürlükçü paradigmanın yaşamsallaşmasında önemli bir role sahiptir.

21. yüzyılın ilk çeyreğinde doğa ve insan arasındaki krizi en derin haliyle yaşıyoruz. Kapitalist modernite azami kar yasası ile doğaya, insana, topluma karşı sürdürdüğü saldırıyı en üst aşamaya getirerek sürdürülemez yaşamın sinyallerini veriyor. Gezegenimizi yaşanılamaz hale getiren bir avuç kar hırsı ile donanmış sermayedar canlılığa ve doğallığa ait ne varsa yok etmek için endüstriyalizmi canavarlaştırmış durumdadır. Ahlakı da vicdanı da kar hırsı olan endüstriyalizm, doğayı, insanı ve toplumsallığı yok etmek amacıyla sınırsızca, pervasızca yaklaşarak tüm canlılığı yok etmeye çalışmaktadır. Örneğin, beton yığını metropoller, insanı emeğine yabancılaştıran devasa fabrikalar, suyu ve ormanı, yaşam alanlarını yok eden, tarihi mekanları yutan barajlar, termik santraller, GDO’lu ürünler, insanın ve doğanın kimyasını bozan her tür girişim mübah sayılmaktadır.  Doğaya ve topluma yönelttiği tüketici saldırı sonucunda ortaya çıkan biyolojik saldırılar( korona virüsü gibi) icat ettiği nükleer silahtan daha fazla tüm canlıları tehdit etmekte hatta yok olmasına neden olmaktadır.  Gezegenimizde  her şeyin kırmızı alarm sinyalini verdiği bu aşamaya nasıl gelindi? Doğa ananın karşılıksız, çıkarsız ve büyük bir emekle kendi bağrında büyüttüğü insan ne zaman, neden ve nasıl  ihanet ettiğini tarihin derinliklerinden kopuk ele alamayız.

Oysa endüstri, ekolojik ilkeler esas alınarak kullanıldığında yaşamı güzelleştirir ve kolaylaştırır. Reber Apo “endüstrinin sınırı, ekolojiye ve temel ihtiyaçların karşılandığı sınıra dayanır; bu iki sınırı aşamaz” diye belirtir. Bütün ekonomik eylemler bu ilke çerçevesinde yapıldığında kapitalizmin kendini yaşattığı zeminler de kurumaya başlar. Özellikle dünya  gezegenimiz de yaşam koşullarının kötüleşmesini sağlayan, dünya nüfusunun çok az bir kısmını temsil eden bir avuç aç gözlü, yağmacı hegemon gücün kendini yaşattığı ve gücüne güç kattığı dallarda kuruyacaktır. İnsanlık tarihinin uzun bir bölümünü kapsayan doğal toplumda etkin olan ana kadın eksenli yaşamda doğayla bağ, çocuk ile ana arasındaki bağ gibidir. Sevgiye, saygıya ve karşılıksız, çıkarsız  emeğe dayalıdır. Kadının birinci doğa ile olan bağı ve benzerliği ile ikinci doğa yani toplumsal doğadaki etki düzeyi onu yaşamla özdeşleştirir. Ana kadın, doğada kendisini, toplumu bulur ve yeniden yaratır. Bunun gerektirdiği zihniyet, anlayış, davranış ve yaşam tarzını geliştirme yeteneğine, birikimine sahiptir. Doğa; canlı, hisli ve gizemli olarak algılandığından, bu düşünce biçiminde bir taşın da bir bitkinin de, bir hayvanın da ruhu olduğuna inanılır. Her canlı evrim zincirindeki bütünsellikle, karşılıklı yararlılık temelinde yaşamını sürdürür. Hiçbir canlının kendi başına kendi merkezli, rastgele yaşamayacağını evrendeki yaşam  göstermektedir.

Peki evrenin bir yasası olan bu denge ne zaman bozuldu, ne zaman insan ve bütün canlılar birbirine yabancılaştı ve insan merkezli bu yabancılaşma kendini kurumsallaştı? Doğa içindeki insan hariç tüm canlılarla birlikte, insanı yok etmeye çalışan ‘düşman’, ‘vahşi’ olarak tanımlanmaya başladı. Tarih böylece bize içinde “insanın” acımasızca düşman ve çetin bir doğal dünyaya karşı kahramanca ve bilinçli bir biçimde mücadele ettiği drama olarak sunuldu. “hükmedilmesi gereken, düşman doğa” imgesi mitolojiler, dinler dahil tüm düşünce biçimlerine sirayet ettirilir. Uygarlık tarihinin baş aşağı gidişi, toplumsal sorunların oluşumunda yer alan doğaya hükmetme zihniyeti kadının erkek tarafından tahakküm altına alınması ile başlamaktadır. Egemen kurnaz erkek, kadının elinde bulunan artı ürüne büyük hile ve zorbalıkla el koyarak hem kadın üzerinde hem de doğa üzerinde paralel olarak tahakkümü geliştiriyor. Evrenin varoluş diyalektiği, kadın ile erkek, doğa ile erkek arasındaki tahakküm ilişkileri ile bozuluyor. Gelişen uygarlık zihniyeti, toplum ve doğayı birbirinden kopararak, doğayı insan hizmetine sunan zihniyet kalıbını oluşturuyor. Gökyüzüne çıkardığı tanrıdan başlamak üzere insan (ki erkekle özdeştir) kadın, çocuk, hayvan, bitki şeklinde üstten aşağıya doğru tüm evreni alt-üst ilişkilerine göre hiyerarşik olarak düzenliyor. Oluşturulan zihniyete göre tanrı insandan (erkek), erkek kadından, kadın çocuktan, hayvan bitkiden üstündür. Egemen erkek kültürü ile oluşan hiyerarşik toplum içinde tahakkümden kaynaklanan ana-kadın kültürüne yabancılaşma geliştikçe toplum parçalanarak kendi öz değerlerinden uzaklaşır. Bu durum doğadan kopuşu, yabancılaşmayı ve kendini ondan üstün görmeyi beraberinde getirmektedir.  “İnsana hâkimiyet, doğaya hâkimiyetle bütünleşmektedir”  İnsana değer vermeyen, acımayan bir sistemin, doğaya her türlü kötülüğü, zalimliği yapmaktan çekinmeyeceği de apaçık ortadadır.

Ataerkil uygarlık tarihi boyunca mitoloji, din, felsefe ve bilim de doğayı insanın kölesi sayarak aşağılamış, ona her türlü saldırının, zulmün, eziyetin yapılmasının önünü sonuna kadar açmıştır. Özellikle ataerkil mitolojiler, erkek tanrı yaratımlarını, ana-tanrıça değerlerine zorla, hileyle, yalanla el koyarak daha da güçlendirir. Kendisini sınıflı uygarlıkla birlikte gelişen cansız statik doğa anlayışını esas alarak, doğal toplumdaki canlı doğa anlayışını inkar ederek şekillendirmektedir. Doğa güçlerini yanlış tanımlandırarak, insan zihniyetini çarpık, muğlak ve yalanlarla biçimlendirerek kendisine yabancılaştırıyor. Canlılar arasında yaşanan anlam yitiminin temeli olan yabancılaşma, özelde kadının genelde insanın doğadan kopmasıyla gelişiyor.

Tek tanrılı dinlerde , yaradılış öykülerindeki esas konu, kadının doğurganlık, can verme yetisi elinden alınarak erkek tanrıya ve onun yeryüzü temsilcisi olan erkeğe verilmesidir. Bu yaklaşımla birlikte kadın, salt bir taşıyıcı, erkeğin canlı tohumunu barındıran cansız bir toprağa indirgenir. Toprak dişil öğe olarak düşünüldüğünden, toprak ve kadın özdeştir. Din, toprak ve kadın bedenini cansız kılmak ve erkeğin hizmetine sunmak için büyük çaba harcamaktadır. Düşünce yapısında dünya merkezli statik, cansız evren anlayışı benimsendiğinden, dünya bir an önce terk edilmesi gereken “lanetli” her an insanı kirleten, potansiyel suç üreten, kirli bir mekân olarak ele alınır. Ortaçağın tümüne bu zihniyet yapılanması damgasını vurur.

Felsefenin de insanın doğadan yabancılaşmasına etkisi azımsanmayacak düzeydedir.   Yabancılaşmaya en büyük katkıyı, batı felsefesinin temellerini atan, Antik Yunan döneminin akılcı felsefe geleneğinin doğuşu yapmıştır. Özellikle Platon ve Aristo doğal felsefenin, canlı doğa anlayışını gerileterek, hiyerarşik cinsiyetçi bir zihniyeti güçlendirir. Platon’a  göre, akıl ve ruh asıl olandır ve erkek temsil eder. Bedeni de kadın temsil ettiği için duygularla algılanan maddi dünya, kadınla simgeleşir. Platon’un doğa anlayışında eşitlik olmadığından aklı doğanın karşısına ve üstüne koyduğundan, kadını, köleleri ve hayvanları akılsız görerek aşağılar. Aristo bu düşünceyi daha da derinleştirerek hiyerarşik düzeni, cansız şeylerin bitkilere, bitkilerin hayvanlara, hayvanların insanlara hizmet ettiği bir düzen olarak tasarlar.

Bilimin temel amacı, Bacon’dan beri bilgiyi doğaya hükmederek denetim altına alarak  doğaya egemen olmaktır. ‘Doğaya ne kadar hakimsen o kadar güçlüsün, özgürsün’ anlayışının kaynağı buradan gelmektedir. Doğaya egemen olmayı, aynı zamanda toplumu değiştirip, dönüştürebilme gücüne erişebilmek olarak da belirtmektedir. Bilimsel yöntemde, özne-nesne ayrımı çok keskindir. Özne, sınırsız mücadele anlayışını nesnede görür. Nesne ise, insan aklı dışındaki tüm canlı-cansız varlıklar olarak tanımlanır. Bacon, doğayı çoğunlukla kadın gibi gördüğünden, doğayı fethetmekten ya da sırlarını ele geçirmekten bahsederken, bir kadını fethetmek gibi ele almaktadır. Bacon’ da doğa bilinebilir bir niteliğe kavuşurken, doğanın gizlerinin keşfedilmesi, sahiplenilmesi de başarılmış oluyor. Bilimcilik, doğaya ve kadına zulmetmeyi, sömürmeyi ve mülk haline getirmeyi meşrulaştırıyor. Bilimin bu zihniyet yapılanması ile hem toplumsal krizi hem de ekolojik krizi derinleştiriyor katmanlı hale geliyor.

Rêber Apo, kapitalizmin toplumsal krizle, çevresel krizi birleştirdiğini belirtir. Özellikle birinci ve ikinci dünya savaşları ekolojik ve toplumsal  sorunları daha da ağırlaştırır. Burada kapitalist sistemin yaşadığı kaosla çevre felaketi arasındaki ilişki diyalektiktir. Sanayi dönemi ile birlikte plastikler, deterjanlar, kimyasal maddeler, ağır metallerin üretilmesi, doğaya-biyosfere altından kalkamayacağı kadar bir yük bindirdi. Sanayileşme ve aşırı üretim biyosferin karmaşıklığını geçersiz kıldığından doğanın dengesini bozmuş, doğadaki canlı türlerin birbirine karşılıklı yararlılık ilkesi çerçevesinde yaşam döngülerini tahrip etmiştir. İnsan yaşam zincirine verdiği zararla adeta kendi bindiği dalı keserek kendi yaşamını da risk altına koymuştur. Bilim ve tekniğin kar elde etme dışında hiçbir şey düşünmeyen bir avuç egemenin elinde olması yaşamın yok olma riskini daha da hızlandırdı. Doğaya hükmetme ve istediği gibi değiştirip, kâr amaçlı kullanma amacı biyo-teknolojiyle pratikleşir. GDO’lu(Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar)ürünlerin üretiminde, daha fazla kâr elde etme temel amaç olduğundan, az emekle, daha çok ürün elde etmek için aşırı derecede kimyasal madde kullanılır. Bu hem toprağın kimyasını bozmakta, hem de insan sağlığını tehlikeye sokarak  kanser riskini arttırmaktadır. Ağaçların ve çiçeklerin mevsiminden önce açması, normalden daha fazla büyümeleri, daha çabuk meyve vermeleri, bunların daha tatlı, renkli ve kokulu olmaları sağlanıyor. GDO’lu ürünlerin tohumları kısır olduğundan her yıl yeni tohum alınmak zorunda. Bu üretim tarzıyla adeta organik tarıma darbe vurularak işsizlik, yoksulluk ve açlık oranlarında daha fazla artış sağlanıyor. Kapitalizm aşırı kar hırsıyla bilim ve tekniği yaşamın gerçek Azrail’i haline getirerek yaşananları insanların zihnine kaderi olduğunu ve başka bir dünyanın mümkün olmadığını kazır. Doğanın ve doğallığın yok edilmesine karşın Başka bir dünya mümkündür arayışıyla farklı ekoloji ekolleri ortaya çıkar.

Bu ekollere geçmeden önce ekoloji nedir kısaca kavramın bir tanımını yapalım. Kelime anlamı doğa bilimi olan ekoloji; doğayı, bitki ve hayvanları, toplum ile doğa arasındaki ilişkiyi, toplumun geçirdiği farklılaşma ve gelişmeyi araştırmak için tarihin derinliklerine doğru yol alarak köklü araştırıp inceleyerek sorunların kaynağını bulan bir bilim dalıdır. 1867 yılında Alman biyolog Ernst Haeckel tarafından ilk kez kullanılan ekoloji kavramı, hayvanlar hayvanlar, bitkiler ve inorganik çevreler arasındaki karşılıklı ilişkileri inceleyene bilim dalı olarak dar bir çerçevede tanımlanmıştır. Ancak özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısından itaberen insan yaşamının doğa üzerindeki etkisi üzerinden yeniden tanımlanmıştır. Yaşanan sorunların ideolojik ve sistemsel olduğunu tespit ederek, alternatif ideolojik bilinç ve bilimsel bakış açısı ile çözümler aradığında ekolojinin devrimsel bir sıçrama yapma potansiyeli vardır.

Doga ve insan arasındaki barışı ve uyumun yeniden sağlanması için 20’inci yüzyılın temel gündemlerinde biri olmuş bir çok düşünsel ve eylemsel hareketler ortaya çıkmıştır. Bunlardan bazıları sadece insan merkezli olarak, kapsayıcı bir ekolojik yaklaşım ortaya koymazken, düşünsel olarak insan-doğa-toplum dengesini esas alan düşünsel akımlarla ekolojik sorunların çözüm aranmıştır. Şimdi bu düşünsel ve eylemsel hareketlere bir göz atalım.

Çevre Hareketleri, 1950’li yıllardan sonra sanayinin geliştiği batı ülkelerinde yaratılan çevre krizi ortamında ortaya çıkmıştır. Genellikle karşılaşılan ekolojik krizin “ekonomi ile politika kavramları arasında kalan boşluktan”  kaynaklandığına inanırlar. Dengesiz nüfus artışı, hava ve su kirliliği, canlı türlerinin ortadan kalkması, gıdaların kimyevileştirilmesi, ormanların ve toprağın bozulması, dünya kaynaklarının dengesiz dağılımı gibi dünyanın dolayısıyla toplumların karşı karşıya kaldığı sorunlara bir tepki olarak doğmuşlardır. En tanınmış çevre hareketlerinden biri olan Greenpeace, 1971’de Kanada’da kurulmuş, günümüzde 2 milyondan fazla aktivisti  bulunmaktadır. Bir nükleer santralin durdurulması, kurtarılan tek bir balina, yok edilmeye çalışılan bir ormanın engellenmesi gibi eylemler önemli olmakla birlikte sorunu kökten çözmez. Seçtikleri yol ve yöntem, çevre sorunun kökenini gözardı etmeye, sorunun kökenindeki gerçek aktörlerin (ulus-devlet, endüstriyalizm, kapitalistler gibi) rollerini görmemeye götürür. İnsan merkezci yaklaşım iktidarcı zihniyetle uyumluluğu getirdiğinden doğaya değer verme yerine tahribini geliştirir. Kapitalist modernite sürdürücülerinin otoritelerine karşı çıkarak sistemsel bir değişim yapmaları yerine, geçici çözüm ürettiklerinden bu hegemon güçlerin ömrünü uzatırlar.

İnsan  merkezciliğe bir eleştiri olarak gelişen derin ekoloji, Norveçli bir filozof olan Arne Naess tarafından 1973’te geliştirilir. Naess, diğer ekolojik görüşleri “sığ ekoloji” olarak adlandırır. Mistik ekolojistler bu kez insan merkezli olmamak adına genelde biyocentrizm (yaşam-doğa merkezli) denilen biyolojik eksenli düşünce tarzını temel almışlardır. Doğanın insanlara hizmet etmek amacıyla yaratılmadığını, insan doğanın üstünde ya da dışında olmadığını, doğanın parçası olduğunu savunur.

Derin ekolojinin temelinde “insan sevmez, anti-teknolojik, anti-ussalcı, doğa ile mistik bir birlik” yaklaşımı vardır. Biyo-merkezcilik tüm yaşam biçimlerini, bakteriler ve virüsler de dâhil olmak üzere, her şeyi “içsel değerler” açısından birbiriyle “eş değer” görür. Doğaya yabancılaşmanın bu şekilde ortadan kalkacağını savunur. Malthusçuluk ve sosyal Darwinciliği savunan bu görüşten bazıları, insan türünü evrimsel bir hata ve kanser olarak görür. Ekolojik krizin sorumlusu insandır derken iktidarcı sistemi görmezden gelirler. AIDS ve açlık gibi sorunları doğal bir sonuç olarak görerek, ekolojik krizin aşılabileceğini belirtmeleri bir anlam ifade etmez.

Ekofeminizm, ataerkil toplumların kadınları ve doğayı nesneleştirdiğini ve güç kazandığını ortaya koyan disiplinler arası bir teoridir. Feminist ekolojiyi ilk olarak Fransız düşünür Françoise D’eaubonne 1974 yılında kullanır. Kadının doğaya erkeklerden daha yakın olduğu varsayımından yola çıkarak çevreye dair gelişecek politikalarda kadının öncü bir rol üstelenmesi gerektiğini savunur. Erkek  kültürü hem kadını hem de doğayı sömürdüğünden  kadın da doğa da aynı kaderi paylaştığını, sorunun temel kaynağı “erkek merkezli dünya görüşü” olduğunu belirtir ekofeministler. Feminizm ve Ekoloji mücadelesinin birliği, kadınların  dışlanması ve doğanın sömürülmesi üzerine ışık tutarak, hiyerarşileri ve ikilikleri ortadan kaldırmayı ve toplumlardaki uyumu yeniden sağlamayı amaçlar.  Ekofeminizm, ekolojik krizin tahlil edilmesi ve aşılmasında önemli düzeyde rol sahibi olsa da tahakkümcü  kapitalist ataerkil sistemi sarsmada ve alternatif olmada yetersiz kalmaktadır.

Toplumsal ekoloji, 1960-70’li yılları arasında  yeşil hareket ortaya çıkmaya başladığında aynı dönemde eko-anarşist Murray Bookchin  öncülüğünde  gelişmeye başladı.

Toplumsal ekoloji; ekolojiyi toplumsal olarak ele alarak  ekolojik sorunların temelinde toplumsal sorunların olduğunu savunur. Bu yaklaşım iki sorunu iç içe çözmeyi esas alarak ekolojik bir eylemi aynı zamanda toplumsal bir eylem olarak da değerlendirir.

Murray Bookchin, çevre krizinin toplumsal sistem kriziyle bağını kurarak ekolojinin toplumsal yönüne vurgu yapar. Kapitalist modernite ideolojisinin neden olduğu anti-ekolojik toplumun sorunlarına, ancak radikal toplumsal bir hareketle çözüm olunabilir. Doğal ve toplumsal gelişmeye ilişkin bir felsefe, anlayış, toplumsal ve çevresel sorunlarımızın derinliğine analizi ve radikal bir toplum alternatifini sunarak hiyerarşinin, tahakkümün tümden ortadan kalkması gerektiğini  savunur.

Toplumsal ekoloji bitkiler ve hayvanlar aleminin topluluk, insanın da toplum oluşturduğu görüşünü esas alarak toplumun  sadece insana has bir özellik olduğunu belirtir. Hayvanın var olana uyum sağladığı, insanın ise bu yaşam düzeyini aşarak, yaratıcı, değişim ve dönüştürme gücüne sahip olduğundan diğer yaşam türlerinden çok büyük farklılıklar taşır. Bu farklılıklarını optimal dengeyi esas alarak kullanmalı ,diğer canlılar üzerinde egemenlik kurma olmamalı. İnsanın bu özelliklerini dile getirirken toplumsal ekoloji daha çok, insan merkezli anlayışa sahip olmakla eleştirilir. Toplumsal ekolojistler bu eleştirileri doğru ve gerçekçi bulmayarak reddetmişse de bu riski içinde barındırmaktadır. İnsan gerçeğinde toplanan bu gelişkin özelliklerin doğanın ve evrenin de özellikleri olduğunu söyler. İnsan-doğa, toplum-doğa ilişkisini tarihsel diyalektik içerisinde ele aldığımızda bizi daha anlamlı ve doğru sonuçlara götürür. Önder Apo, Toplumla doğa arasındaki ilişkiyi sosyal bilimin gittikçe yoğunlaştığı bir alan olduğunu, genel anlamda çevrenin toplum üzerindeki etkisi açık olmasına karşın, bilimsel incelemesi ve felsefeye konu teşkil etmesinin yeni olduğunu belirtir.

Yaşadığımız yüzyılda küresel çapta doğa katliamıyla karşı karşıya olmamızın temel nedeni doğaya tehlikeli biçimde ters düşmüş, yabancılaşmış, tahakkümcü, sömürücü zihniyet ve sistemdir. Cansız – ölü statik doğa anlayışını geliştiren hiyerarşik-ataerkil devletçi sistem, günümüz koşullarında tahakkümün, hakimiyetin ölçüsünü doğaya sahip olmak ve sömürmekle eş tutmaktadır. Doğa, canlı ve zekalıdır. Felsefi olarak da doğa, kavranması vazgeçilmez bir tutkudur. Doğa genel olarak birinci, ikinci ve üçüncü doğa olarak üçe ayrılır.

Birinci Doğa; içinde ve üzerinde yaşadığımız doğadır ki, bu doğa insan yaklaşımlarından bağımsız olarak vardır. İnsan bu doğanın bir parçası ve tamamlayanıdır.

İkinci Doğa; insan eliyle yaratılan ve insana mahsus olan kültürel yaratımların tümünü içine alan doğa olduğundan toplumsallaşma olarak da tanımlanabilir.

Üçüncü doğa;  birinci ile ikinci doğa arasında yeniden oluşturulacak ve ekolojik dengeyi dikkate alma temelinde kurulacak olan ilişki olacaktır.

Toplumsal ekolojistler bütünlükçü bakış açısına sahip olduklarını ve  merkeziyetçiliği esas almadıklarını savunsalarda  doğaları kendi içerisinde parçalı olarak ele almaları özne-nesne ayrımını içerisinde barındırdığını görmedikleri sürece zamanla parçalı ve  insan merkeziyetçi bir bakış açısının gelişebileceğinin önünü alamazlar.  Önder Apo, Üçüncü Doğa’nın,  Birinci ve İkinci Doğa’nın üst bir aşamada farklılıklar temelinde eşitlik ve özgürlüğün ifade ve gerçekleşme rejimi olarak demokratik sistem, içinde ekolojik ve feminen toplum özelliklerinin gelişmesiyle mümkün olabileceğini belirtir.

Toplumsal ekolojinin diğer önemli bir özelliği, felsefesinde doğal evrimci ya da doğal diyalektik görüşü esas almasıdır. Bilim ve tekniğin de yıkıcı temelde değil, ekolojik temelde kullanılması gerektiğini belirtir.  Evrende ya da doğadaki tüm oluşumlar da ikilemler(düalist), karşıtlıklar vardır. Bu, evrensel bir yasadır. Fakat bu karşıtlıklar birbirine zıt, karşılıklı olarak biri diğerini mutlak suretle yok etmek üzerinden bir diyalektiğe sahip değildir. Veya bu ikilemlerden biri diğerinden doğallığında daha üstün ya da egemen değildir. Bu ikilemler varlıklarını sentez şeklinde, daha üst gelişmiş bir olguda değiştirerek devam ettirir.

Örneğin, insanlar oksijene, oksijen bitkilere, bitkiler toprağa ihtiyaç duyarlar. Canlılar arasındaki denge belirgin bir yöndür. Yani içsel bir döngü ile en uygun denge oluşur. Yılan-fare dengesi gibi. Karşılıklı bağlılık yitirildikçe, evrim halkalarında büyük kopuşlar doğmakta, bundan da çok sayıda türün devam sorunu ortaya çıktığından evrendeki çeşitliliğin azalmasına  da neden olur. Çözüm, yaşanan toplumsal ve ekolojik krizden demokratik ekoloji bir toplum ve sistem oluşumuyla gerçekleşir.

Ekolojik toplum, tarımı kar amaçlı değil ekolojik ilkeler çerçevesinde ele alarak toprağa, tohuma birer canlı gibi yaklaşır. Toprağın canını incitmemek temel felsefesinden biri olurken toprağa hoyratça yaklaşmayarak kendi döngüsünü tamamlaması için gerektiğinde dinlendirir. Tarımda aşırı ürün elde etme, aşırı kar elde etme gibi kaygısı olmadığından GDO’lu tohum yerine doğal tohumu kullanır. Ahlaki ilke gereği birikimi (kar sermaye birikimi ) esas almadan ihtiyaca göre üretim ve tüketimin olması, çöplük haline getirilmiş dünyamız rahat bir nefes alacaktır. Hem zehirli gazlarla kirletilen atmosferin nefes boruları açılır hem de yok olmayla karşı karşıya olan bitki ve hayvan türleri kurtulur. Kapitalist ideolojinin aşırı kar yasası sonucu zarar gören evrim zinciri kopan halkalarını tamir ederek gerçek görevini sürdürmeye devam eder. Demokratik ve ekolojik bir toplum temel gücünü toplumsal ve ekolojik sorunların temelinde olan kadın-erkek ilişkisinin kadın özgürlüğü ekseninde bilimsel bir şekilde çözülmesinden alır. Bu çözüme özgür eş yaşamın bilimi olan Jineoloji ile Ekoloji birlikte hareket ederek ulaşır.

Ortak hareket edildiğinde Kadın özgürlük bilinci ekolojik bilinçle buluşarak, ataerkil kültüre karşı güçlü mücadele gelişir. Ekolojik  bilgiyi iktidarın aracı olmaktan çıkarmanın mücadele yöntemleri geliştirilir. Kadının erkekle, doğayla, toplumla ilişkilerinin yaşamın bütünselliğine hizmet edeceği bilinci esas alınır. Ekolojik toplum inşasında köklü değişimlerin ancak kadın özgürlüğü temelinde olabileceği gerçeğine dayanmaktadır. Bu yönü en çok da demokratik modernite paradigması ekseninde demokratik ulus inşasını gerçekleştiren Rojava’da oluşturulan Jinwar projesinde açığa çıkmaktadır.

Jinwar Kuzeydoğu Suriye’de kadınların öncülüğünde kadınlar ve çocuklar için  ekolojik ve özgür bir yaşamı inşa etme amaçlı kurulmuştur. Rojava kadın devriminin bağrında oluşturulan  Jinwar’da evler doğayla uyumlu olan kerpiçle inşa edilmiştir. Kendi yaşamlarını sağlıklı sürdürebilecekleri komünal yaşamı örgütledikleri ve kendi kararlarını kendilerinin aldıkları meclisleri bulunmaktadır. Toprakla buluşarak tarıma dayalı ekonomi, kendi ektiği buğdaydan ekmek pişirdiği fırın, doğal toplumdaki bilge kadının bilgi ve tecrübesinin günümüze kadar gelen sağlık bilgilerini güncelleyen Şifajin, çocukların eğitimi için Üveyş Ana Okulu ile oluşturduğu özgür dünya, xwebun olmanın bilgisinin üretildiği bir akademi mevcuttur. Jinwar, İyinin, güzelin, eşitliğin, adaletin, özgürlüğün, demokrasinin, farklılıkların bir arada muhteşem bir ahenkle bir arada yaşadığı, doğayla bütünleştiği ve kadın bilgisinin birikiminin mekandır. Diğer yandan doğalar arasındaki aheng için Ekoloji ile Jineolojînin neden vazgeçilmez iki bilim olduğunu anlatan somut bir örnektir.

Önemle altını çizmek gerekir ki Jineoloji ve Ekoloji aynı yaşam ilkesine dayanan iki bilim olarak demokratik ekolojik kadın özgürlükçü paradigmanın yaşamsallaşmasında önemli bir role sahiptir. Ekolojik krizden çıkış yolunu gösteren bu paradigma yaşamın kendisine, kadının kadim değerlerine dayanır. Bu değerler, toprağın canını incitmemek gerektiğini öğütler. Bu yüzden toprağa, tohuma, doğadaki her şeye anlam yükler, hoyratça yaklaşmaz.  Aşırı ürün elde etme, aşırı kar elde etme gibi kaygısı yoktur. Ekolojik ekonomi, eko-endüstriyi esas alır. Bu paradigma, hiyerarşiye, tahakküme ve sınıflaşmaya karşıdır.

 

Bunları da beğenebilirsin