Feminist hareketin dayandığı zemin 15 ve 16. yüzyıllara kadar uzansa da esas çıkış noktası Fransız Devrimi’dir. Fransız Devrimi sürecinde eşitlik, özgürlük, kardeşlik talepleri yükselirken devrime katılan kadınlar aynı zamanda siyasette yer almak istediklerini duyuruyordu. Bunun için giyotini göze alan radikal bir mücadele sahibiydiler. Birçok örgütlenmeye gitmiş, sokaklara akan on binlerce kişiye öncülük etmişlerdir. Devrimin kazanımlarına burjuvazi el koyarak ulus-devlet sistemini örgütlerken kadınlara ev-aile kurmanın yolunu gösterdi. Kadınlar siyaset yapamazdı, siyaset erkek işiydi ve ‘aklı ermeyen kadın’ bu işlere bulaşmamalıydı.
Kapitalist sömürü sistemi cadı avlarıyla susturduğu kadın ve toplumun yaşamla bağlarını kopararak ulus-devlet sistemini kurumlaştırdı. Kadının insan olup olmadığı tartışmalarına cevap veren feminist hareket kadınların da var olduğunu göstermek, siyaset yapmak, çalışmak, eğitim görmek, mülkiyet hakkı, erkekle eşit haklara sahip olmak için yola koyuldu. Kadın direniş geleneğinden beslenen feminist hareket kadın-erkek arasındaki büyük eşitsizliğe dikkat çekmekteydi. Eşit koşullar ve imkanlar yaratıldığında kadının da zeki, güçlü, üretici olduğunu haykırıyordu. Fransız devriminde yer alan ve ardından giyotinle cezalandırılan Olympe De Gouges ve dönemin mücadeleci kadınları kadına yer vermeyen İnsan Hakları Bildirgesi’ne karşı 1791’de Kadının ve Kadın Yurttaşın Hakları Bildirgesi’ni yayınlar. Bildirge ilk feminist eser olarak tarihteki yerini alır.
Kadının seçme ve seçilme hakkını savunarak giyotine götürülen kadının siyaset de yapabileceğini dile getirdiği bildirge erkeğe yöneltilen soru cümleleriyle başlar ve; “Erkek, adil olma yeteneğine sahip misin sen? Bir kadın soruyor sana bu soruyu, en azından bu hakkını kenara atamazsın onun. Söyle bana, sana kim verdi, benim cinsiyetimi ezen egemenlik hakkını” der. Kadınlara ise artık uyanmaları gerektiği uyarısında bulunarak; “ Ey kadınlar! Kadınlar, ne zaman kör olmaktan kurtulacaksınız? Devrimden kazandıklarınız nedir sizin? Daha çok küçümseme, daha çok hor görme biçimlerinden başka. Yolsuzluk dolu yüzyıllarda erkeğin zayıflığı üzerine yönetildiniz. Egemenliğiniz yıkılmış gitmiş, geriye ne kaldı elinizde? Erkeğin iktidarı, adaletsiz yargılar ve doğanın yüce kararnamelerine dayalı bir şekilde, sana ait olanı senden geri istiyor -böylesine iyi bir bağımlılıktan ne diye korkuyorsun ki” biçiminde seslenir. Bu devrimsel gelişmeleri takip eden, etkilenen Mary Wollstonecraft da 1792’de İngiltere’de Kadın Hakları Savunusu eserini yazar.
1790 yılında ABD’de Judith Sargent Murrey de Cinsiyetler Arasındaki Eşitlik Üzerine bir eser yayınlamış ve erkeklere tanınan hakların kadınlara da tanınmasını istemiştir. Çünkü 1776 yılında başlayan bağımsızlık savaşının başlarında yayınlanan Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde de kadınlara yer verilmez. Avrupa ve ABD’de yayılan feminist hareket 18. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar liberal aydınlanmacı düşüncenin etkisini taşır. Yeni oluşan ulus-devlet sisteminde kadınların da eşit haklar temelinde yer alması, erkekle hukuki eşitlik mücadelesi olarak öne çıkar. Bu döneme damgasını vuran feminist akımlar Liberal Aydınlanmacı Feminizm ve Kültürel Feminizm olarak şekillenir.
Liberal Aydınlanmacı Feminizm siyaset, çalışma, mülkiyet, eğitim hakkı üzerinde dururken erkekle hukuki eşitliği, hukuksal mücadeleyi, yasal düzenlemeleri eksen alır. ABD, İngiltere başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde oy hakkı mücadelesi (Sufrajetler) önemli bir gündem oluşturur. Açlık grevleri, mitingler radikal bir karakter taşır. Açlık grevinde ve zorla besleme müdahalesi sonucu Mary Clarke, Jean Hewart, Catherina Fry yaşamını yitirir. Emily Davison Londra’da yapılan at yarışlarında piste çıkmayı başararak sufrage (seçme hakkı) sloganı atarak kendini Kral 5. George’un atının önüne atar, atın altında kaldığı için birkaç gün sonra yaşamını yitirir. Eşit işe eşit ücret eylemleri de temel mücadele gündemlerindendir.
Kültürel feminizm ise erkekle eşitlenme üzerinden bir gündem ve mücadeleyi doğru bulmaz. Kadın eksenli kültür, yaşam ve değerlere yoğunlaşmayı esas alır. Kadın dünyasının, enerjisinin ve arayışının farklı olduğunu savunarak bu dünyayı açığa çıkarmak gerektiği üzerinde durur. Margaret Fuller, “Kadınlık kuvvetini ve güzelliğini gerçekleştirmek için özgür ve akıllı olduklarını keşfettikleri zaman, artık erkek ya da erkek gibi olmak istemeyeceklerdir” der. Kültürel feminizme yön veren Fuller, 19. Yüzyılda Kadın kitabında kadının toplumsal gücünün yaşanan sorunlara çözüm getireceğini savunur.
Bu dönem feminist mücadelesi hem yerel hem uluslararası boyutta örgütlenmeleri geliştirir, ortak konferans ve ortak gündemler etrafında bir araya gelme yaşanır. Sosyalist mücadeleler ve içinde öne çıkan kadın mücadelesinden de önemli bir etkilenme vardır. Hem ilişki hem çelişki içinde gelişen bir etkilenme söz konusudur. Clara Zetkin, Rosa Luxemburg, Aleksandra Kollantai gibi sosyalist öncüler feminist hareketi ve taleplerini liberal bulur, burjuvaziyle her an uzlaşmaya yatkın olmakla eleştirirler. Bununla birlikte savaşa karşı olma, oy hakkı gibi ortak talep ve mücadele alanları da vardır.
1.Dünya Savaşı sonrası bazı ülkelerde seçme ve seçilme hakkı kazanılır, dalga dalga yüzyıl boyunca diğer ülkelerde de elde edilen bir hak olur. Eşit işe eşit ücret hakkı kabul ettirilmiş olmakla birlikte dünyanın birçok ülkesinde mücadelesi devam etmektedir. Feminist kuram ve eyleme devlet yerine erkeği sorun görme ve hedefine alma temel çizgi olarak o günden bugüne etkili olur. 20 yüzyıl feminizminde açılım süreci 2. Dünya Savaşı sonrası faşizmin yenilgiye uğratılması, demokratik halk ve ulusal kurtuluş devrimleri, 1968 Devrimci Gençlik Hareketi gibi hem kapitalizmi hem reel sosyalizmi sorgulama döneminde gerçekleşir.
1940-50’li yıllarda Simon De Beauvoir’ın İkinci Cins Kitabı ve “Kadın doğulmaz, olunur”, “Kadınların kurtuluşu karınlarından başlayacaktır” tespitleri toplumsal cinsiyetçiliği sorgulamanın dayanağı yapılır. Yine Carol Hanisch’in “Özel olan politiktir” tespiti, Ann Oakley’in toplumsal cinsiyet sorgulamaları 1970’lerde belirginleşir. Ev-aile içinde inşa edilen kadın-erkek ilişkileri sorgulanır. Ataerkil sistem sorgulamaları olmakla birlikte çözüm yöntemlerine bireyci, liberal özgürlük eğilimi yön verir. Arkeolojik bulgular tarihi aydınlatan veriler sunmakta, kadın kimliği, emeği ve tarihine kafa yormanın önünü açmaktadır.
Varoluşçu feminizm inşa edilmiş cins kimliklerine yoğunlaşarak kölelik ve egemenlik alanlarını sorgular. Marxist ve sosyalist feminist teoride kadının sınıf kimliği öne çıkarıldığından çelişkinin çözümü de sınıfsal kurtuluşu öngören çerçeveye bağlanır.
Her ne kadar sosyalist eğilimde sınıfın kurtuluşu ile kadının kurtulacağı fikrine karşı çıkılarak kadın sorununa öncelik verilse de çözüm sınıf eksenli bakış açısının etkisinde kalır. Ev içi emeği ücretlendirme, bakım işlerini kamusal hizmete dönüştürme gibi kadına nefes alma ve hareket alanı açma arayışları olsa da genel bir çözüme dönüşemez. Reel sosyalizmde yaşanan tıkanıklık, gerileme ve dağılma etki alanını daraltır. Aynı dönem radikal feminizm kadın bedeni, cinselliği, doğurganlığı üzerinde etkili olan erkek egemenliğini sorgulayarak kadının bedeni üzerinde söz-karar hakkını savunur. Tarihin sınıf savaşına değil cinsler arası savaşa dayalı geliştiğini, kadının ilk sınıf olduğunu, üretim ve üremede belirleyici olması gerektiğini ortaya koyarak önemli sorgulamalara, hareketliliğe yol açar. Doğum kontrol hapları dağıtma, kürtaj hakkı için eylemler yerel ve uluslararası çapta etkili olan eylemlerdir. Feminist örgütlenmenin geliştiği, eğitim, tartışma, yayınlarla farkındalık çalışmalarının süreklileştiği ve bilinçlenmeye katkı sunduğu bir dönemdir.
Feminist hareket içinde ekolojik, anarşist kuram ve eylemin ataerkil sistemi, devlet ve iktidarı sorgulayan, cins temelli dar bakışı aşan kadın-erkek eşitliği ve toplumsal özgürlüğü esas alan yoğunlaşmaları yeni ufuklar açar. Siyah kadınların egemen, beyaz kadın ırkçılığı, toplumun genelinden kopuk orta sınıf eğilimine eleştirileri etkili olur. Kadın sorununu toplumsal sorundan, kadın özgürlüğünü toplumsal özgürlük mücadelesinden koparan eğilimleri Bell Hooks’un Feminizm Herkes İçindir Kitabı’nda, Angela Davis’in sosyalist sorgulamalarında ve mücadelelerinde ifadeye kavuşur.
Maria Mies, Silvia Federici gibi sosyalist feministlerin, İtalyan feministlerin klasik Marxist teori ve sosyalist mücadelenin modernist, mekanik, kadına yeterince yer vermeyen ideoloji, politika ve tarih anlayışı, sosyalist sistem kurgusunu eleştirileri önemlidir. Batı feminizminin kapitalist sömürgeci politikalara ve sömürgelerde kadının yaşadığı kırıma yüzünü dönmesi gerektiğine dikkat çeken kuram ve eylemleri sorgulatıcıdır. Sömürgeciliği, emek-beden-toprak işgalini, kadın-toplum-doğa kırımını bağlantılandıran, çözümleyen, deşifre eden politika ve eylemin önünü açar. Sömürgecilik karşıtı feminist eğilimin gelişmesinde etkili olur.
20.yüzyılın son çeyreğinde etkili olan ve 21. yüzyıl feminizminin alt yapısını oluşturan önemli sorgulamalar gelişir. Yüzünü Batı’dan Doğu’ya, küresel hegemonyanın, kapitalist sömürgeciliğin doğa ve toplum kırım politikalarına çevirmede etkili olur. Post-kolonyal eğilimin gelişiminde sömürge ülkelerden Batı’ya göç eden ve akademik alanda yer edinen kadınlar rol oynarken hem gittikleri ülkede hem ülkelerindeki ayrımcı, cinsiyetçi, sömürgeci politikaları gündeme taşırlar.
2000’ler sonrası İslamcı feminist eğilimin Batı merkezcilik, oryantalizm, modernist bakış açısına dönük eleştirileri bu sürecin devamı niteliğindedir. Marxsizm ve modernizm sorgulamaları post-modern feminizm, post-feminizm gibi yüzyılın sonu yeni binyıl ve yüzyılın ilk çeyreğine yön verir. Kadın kimliğini sabit ele alma yerine farklılıkları, değişkenlikleri görmeye odaklanma gelişir. Daha önce de Hannah Arendt gibi düşünürler feminist hareketin kadını cins kimliği sınırında tanımlayan kuram ve politikasını eleştirmişlerdir.
Kadının ulusal, sınıfsal, ırk, inanç, kültür gibi çoğul kimliğine de sahip çıkan bir mücadele önermişlerdir. Ancak post-feministler çoğul kimlik yerine “sabitlik” ve “evrenselcilik” sorgulamaları ile farklılığı bireye, yerele, öznelliğe indirger. Cins kimliğine sabitlenmeyi aşmayı kadın-erkek ikilemini aşma, kimliksiz ve cinsiyetsiz bir varlık tanımında somutlaştırırlar. Kadının ortak bir tarihe sahip olduğunu, ortak bir sömürüye tabi tutulduğunu reddettiklerinden ortak bir mücadele zeminini ortadan kaldıran bir sonuca yol açmışlardır.
Post-modernist eğilim bazı noktalarda modernizme karşıt gibi görünse de liberalizmin bireyciliği ve bireysel özgürlük anlayışının ağır etkisini taşır. Bu görüşün bir yanında toplumsal cinsiyet tanımlamasını kadın kimliğini görünmez kıldığını belirterek reddeden kadın farklılığı, dişilliği, dişil dünyayı esas alan farklılıkçı Fransız feministleri yer alır. Diğer yanında ise post-feminizm olarak gelişen, toplumsal cinsiyetçilik gibi cinsiyetin de inşa edildiğini savunarak kadın kimlik tanımını reddeden queer eğilim genel hareket içinde etkili olur.
21. yüzyıl feminizmine yön vermek isteyen bu eğilimin öncülüğünü Judith Butler yapmaktadır. Cinsiyet Belası, Bela Bedenler gibi yazdığı kitaplarda önemli iktidar çözümlemeleri olmakla birlikte şiddet, sömürü üreten ataerkil sistemi sorun yapmak yerine cinsel kimliği sorunsallaştırır. Kapitalist sistemi değiştirmek yerine heteroseksüelliği sorun olarak görür, kadın ve erkek biyolojilerini aşan ve cinsiyeti sonsuz değişken olarak tanımlayan bir yere varır. Butler, devlet feminizmini de eleştirir. İktidara benzeştiğini ve direniş odağı olmaktan uzaklaştığını savunurken diğer yandan mücadelesizliği bir mücadele biçimi olarak sunar. Ataerkil sistemi sorun yapmak yerine cins kimliği ve cinsiyeti sorunun merkezine koyması feminist kuram ve eylemde yeni bir krizin başlangıcıdır. Feminist hareketi yeniden direniş odağı haline getirmek yerine radikal mücadele çizgisinden uzaklaştıran, liberalleştiren bir sonuca götürür.
Bilimsel, toplumsal, tarihsel, kültürel temelden, gerçeklikten soyutlanan cinsiyet tartışmaları sorunludur. Özgürlüğü, cinsiyetini seçme özgürlüğüne indirgeyerek toplumsallıktan uzaklaştırılan insan, kadın sistemin her tür saldırısına açık hale gelir. Ataerkil sistemi, cinsiyetçi ideolojilerini, şiddet ve tecavüzünü aşmanın yolu hiyerarşik ilişkileri ve devletli sömürü sistemini sorgulamak, çözümlemekten geçer. Feminist hareket içinde de bu durumu bir “karşı devrim” olarak görenler vardır. Josephine Donovan Feminist Teori Kitabı’nda post-modernist teorilerin feminizme ölümcül darbe vurmak anlamına geldiğini vurgular ve buna karşı çıkan feminist kişi ve kesimlere yer verir. Sosyalist feminist Jane Clare Jones da Judith Butler’ın cinsiyeti ve bedenleri, kadın ve erkeği “bela” olarak tanımlaması ve bu beladan kurtulmayı cinsiyetsizlikte bulmasını eleştirir ve Butler’ın feminist olmadığını dile getirir. Ataerkil sistemle mücadelenin önemini öne çıkarır.
Çıkışından bugüne feminist kuram ve hareketin gelişim aşamalarını dört dalga olarak adlandırmalar olsa da bu ayrıştırma fazla gerçekçi değildir. Tarihsel gelişim seyri içinde genel toplumsal ve devrimsel mücadelelerin gelişimiyle paralel feminist hareket içinde de hem kuramsal hem pratik derinlik, zenginlik ortaya çıkmaktadır. Kendini gözden geçirerek ideolojik, politik, örgütsel ve eylemsel açılım arayışı sürmektedir.
21.yüzyıl kadın yüzyılı ve kadın devrimleri çağının bütün verilerini ortaya çıkarmışken kadın kimliğini kültürel, tarihsel, toplumsal bütünlük içinde tanımlamak önem taşımaktadır. Bu tanımlama doğrultusunda kadın ve toplumsal özgürlük mücadelesi arasında bağ kuran kapitalizme ve ataerkil sisteme karşı ortak mücadele perspektifi önem kazanmaktadır.
Önder Apo kadının cins kimliğinin ötesinde toplumsal bir kimliğe sahip olduğunu ifade eder. Kadını “ilk ve son sömürge” olarak tanımlayarak ataerkil sömürü sistemi ile mücadelede kadın mücadelesinin radikal ve başat rolüne dikkat çeker. Sistem cinsiyetçi, dinci, milliyetçi, ırkçı zihniyet, kanun ve kurumları yeniden dizayn ederken feminist mücadelenin de buna cevap olacak bir radikalizmde gelişme zorunluluğu vardır. Kadının varlık ve özgürlüğü hem modernite merkezlerinde hem sömürge ülkelerde ciddi bir tehditle karşı karşıyadır. Buna cevap olacak ideolojik, politik, örgütsel ve eylemsel bir hattı geliştirme tarihin dayattığı bir gerçeklik ve sorumluluktur. Kadına, halklara, ülkelere taciz, tecavüz, el koymayı meşrulaştıran devletli sistem ve saldırılarına karşı ortak mücadele ile birlikte çözüm geliştirmek mümkündür. Bu da kadın kimliğini doğru tanımlamaktan, bu tanım etrafında tarihi ve toplumsal direniş kültürüne dayalı kadın özgürlük ve kurtuluş mücadelesini yükseltmekten geçmektedir. Önemli bir mücadele deneyimi, tarihi tecrübeler vardır ve başarmanın-kazanmanın yolunu aydınlatmaktadır.