Kadın Tarihi Yazımında Sözlü Kültürün (Zargotin) Yeri

Kadının yazılmamış tarihi, yazılı tarihte ve tarih biliminde her ne kadar yok sayılmış olsa da, kadınların sözlü tarih geleneği, hafızanın geçmişten geleceğe kolektif olarak aktarılmasının yöntemi olmuştur.

Erkek egemen sistemin başlangıcı, kadın tarihinin toplumsal hafızadan silinmesinin de başlangıcıdır. Doğal toplum içinde kendi hafızalarıyla akan, hafızalarının kudretiyle büyüyen ve bu sayede anlam kazanan toplumlar; tarihin yazımı ve yorumlanması egemenlerin eline geçtikçe, kendi varoluşsal dinamiklerinden uzaklaştırılmıştır. Evren-doğa-toplum-insan döngüsü, yerini evrenin ve doğanın cansızlaştırılması yorumuna bırakmıştır. Toplum kavramı ve anlamı da yalnızca insanların bir araya gelmesi olarak ele alınmış; bu döngünün en canlı ve kurucu gücü olan kadın ise tarihin dışına itilmiştir. Tarih, cansız ve ardışık olayların bir kronolojisi olarak ele alınmış; egemenler tarihi kendi pencerelerinden ve kendi bakış açılarıyla yorumlamışlardır. Tarihi düz ve sürekli ilerleyen bir çizgide ele alan bu biçim, kadın merkezinde inşa edilmiş toplumları geri ve ilkel olarak tanımlamış; tarihsel kırımın en büyüğü olan kapitalist modernite sürecini ise en ilerici toplum olarak kabul etmiştir.

Tarihin düz, sürekli ilerleyen ve Avrupa merkezli bir anlayışla geliştirilmesinden dolayı, kadının direnişi ve özgürlüğü yalnızca Fransız Devrimi sonrasındaki mücadelelerle başlatılmaktadır. Kadın kültürü, tanrıça ve analık kültürü üzerine yapılan araştırmalar çok önemli sonuçları açığa çıkarmış olmasına rağmen; özellikle 1990’lardan sonra akademik dünyada, sanki böyle bir süreç hiç yaşanmamış gibi değerlendirmeler geliştirilmiştir. Burada bilinçli bir yönlendirme söz konusudur. “Tarihte kadının altın bir çağı yaşanmamıştır” diyerek, her şeyi bugünde ve gelecekte arayan toplumsal bir form arayışına girmişlerdir. Bu yöntemin daha bilimsel olduğunu iddia etmişlerdir. Deneylerle kanıtlanamayan bir şeyin, bilimsel bir argüman olamayacağını savunmuşlardır. Bu zihniyet, yazılmamış kadın tarihinin tarih biliminin konusu olamamasına yol açmıştır. Bu süreci aydınlatmak için yürütülen çalışmalar, “Özcülük” suçlamasıyla değersizleştirilmiştir. Şüphesiz tarihselciliği ve sosyolojiyi görmezden gelen, tarihi yalnızca inançsal ve gizemli yaklaşımlarla ele alan anlayışları eleştirebiliriz. Ancak mevcut bilimlerin cinsiyetçi yaklaşımı, bunu bir eleştiriyle düzeltmenin ötesine geçerek tamamen inkar etmiştir. Toplumu, kültürü, erkeği ve erkekliği negatif gören, kadının tanımını ise “erkeğin ötekisi” olarak konumlandıran ideolojiler ve felsefeler; kadın kimliğini yalnızca bir cinsiyet kimliği olarak tanımlamış ve onu tarihsel-toplumsal dayanaklarından mahrum bırakmıştır. Dünyanın her yerinde izleri bulunan ve kalıntıları günümüze kadar ulaşan kadın kültürünü aydınlatmadan, yapacağımız tartışmalar her zaman eksik kalacaktır.

Dünya genelinde, kadın tarihçiler büyük mücadelelerle tarih bilimi disiplinini değiştirmeye çalışmışlardır. Tarihin nesnellik iddiasını ve metodolojisini eleştirerek, kadının tarih içindeki görünmezliğini çalışmalarının merkezine koymuşlardır. Görünmezlik sorunu ile erkek egemen düşünce sistemi arasındaki ilişkiye dikkat çekmişlerdir. Tarihin kadınlar için ne anlam ifade ettiğini, kadın tarihini yeryüzüne çıkarmak için yapılan derinleşmeleri ve geçmişi aydınlatmak için hangi sorularla, nasıl yaklaşmamız gerektiğini netleştirmişlerdir. Kadın tarihçiler, tarihin kadınların deneyimleriyle yeniden ele alınmasını önermişlerdir. Tarihin toplumsal cinsiyet açısından yeniden değerlendirilmesi gerektiğini, aynı zamanda mevcut tarih yazım tarzının bilgi üretim yöntemlerine bağlı olduğunu ifade etmişlerdir. Sınıf ve cinsiyet arasındaki ilişkiyi açığa çıkarmışlardır. Kadın tarihi bir disiplin olarak ortaya çıkmadan önce, disiplinler arasında toplumsal tarih anlayışı gelişmişti; bu anlayış insan tarihini ele alıyor, günlük yaşamın ne olduğunu inceliyor, aile, cinsellik ve toplumların ritüelleri üzerine araştırmalar yapıyordu. Bu disiplin; tarih içinde aile tarihi, işçi tarihi, duygular tarihi gibi başlıkları ortaya çıkardı. Tarihçiler, özellikle İkinci Dünya Savaşı sürecinden sonra, insan deneyimleri üzerine, sınıf bilinci ve işçi sınıfı gibi konularla ilgilenmişlerdir.

Ancak kadınlar, bu tarihi süreçlerde yine yer almadı, yine görünmez sayıldı. Bu yokluğu kendilerine dert edinen kadın tarihçiler; yeni bir yöntem, yeni bir yorum ve yeni bir bakış açısıyla tarihe bakarak, yok sayılmanın ve yok sayılma nedenlerinin izini sürdürmüşlerdir. Kadın mücadelecilerin yolundan yürüyerek, kadının kayıp tarihinin peşine düşmüşlerdir. Bu mücadeleci kadınların tarihte hangi aşamalardan geçtiklerini, hangi ilkeleri kendilerine esas aldıklarını incelemiş ve bu esasları bilim dallarının içine yerleştirmişlerdir. Öyleyse kadın bakış açısıyla tarihi araştırmak nedir, bunun ilkeleri nelerdir ve bu süreç nasıl gelişmektedir?

Kadın bakış açısı, yalnızca kadının bilgisine ulaşmakla sınırlı kalmaz; bu bilgiyi kadının yaşamını değiştirmek, dönüştürmek ve kadın özgürlük mücadelesini geliştirmek için kullanır. Yani araştırmalar sonucunda ortaya çıkan kadın deneyimleri, yaşamı dönüştürebilecek politik bilgilere dönüşmelidir. Bu nedenle kadının varlığı, tarihi ve bilinci tutarlı bir ilişki içinde olmalıdır. Kadın merkezli tarih yazımında toplumsal sorunlar, bilimin ve politikanın konusudur. Ancak bu tarzla, yani teori ve politikanın birlikteliğiyle, kadını yok sayan cinsiyetçi yapılanma yıkılabilir; kadının gücüyle büyüyen toplum, demokratik ve komünal toplumlara dönüşebilir.

Tarih ve tarih yazımı, ideolojinin yaratılmasında ve toplumsal bilincin inşasında doğrudan etkilidir. Bu nedenle, hem kadının köleleştirilme tarihini hem de kadının mücadele ve özgürlük tarihini ele almak önemlidir; mücadele örneklerini araştırmak temel bir ihtiyaçtır. Geçmiş deneyimlere sahip çıkmak, kadının kolektif öznelliğini güçlendirmek için önemli bir unsurdur. Kadın tarihçiler, tüm eksikliklere ve zorluklara rağmen bu çalışmayı yürütmüş, erkek egemenliğinin ve kadının yenilgisinin tarihini yazmışlardır. Kadının nasıl en ezilen ulus, ikinci sınıf ve ücretsiz emek gücü haline geldiği sorusunun peşine düşmüşlerdir. Aynı zamanda bu kadınların ataerkil karşısında nasıl direndiklerinin ve nasıl başardıklarının da sorusunu aramışlardır.

Bu çalışmalar süreç içerisinde, başlangıçta “kadın tarihi” kavramıyla yürütülmüştür. Bir süreçten sonra, bilimsel ve politik gelişmelerin etkisiyle “feminist tarih” olarak ifade edilmiştir. Son yıllarda bu kavramların yerini “toplumsal cinsiyet tarihi çalışmaları” kavramı almıştır; bu çalışmayla toplumsal dönemlerin ilişkiler ve bağlamlar açısından nasıl geliştiği anlaşılmaya çalışılmıştır. Dikkat çekilen nokta, toplumların dönemlerindeki cinsiyet kimlikleri arasındaki ilişkilerdir. Bu, tarih için büyük bir katkıdır; tarihin cinsiyetçiliğine karşı büyük bir mücadeledir ancak ayrımcılığı ortadan kaldırmamış, erkek egemenliğine karşı bir isyan olarak direnmiştir. Eğer kadının özgürlük sorunlarını yalnızca beden politikaları üzerinden ele alırsak, temel bir konuyu gözden kaçırmış oluruz: İlk sömürgeleştirme nasıl başladı ve tarihte kadın nerede kaybetti? Kadın özgürlük tarihi yalnızca beden politikalarıyla, kadının fiziksel özgürlüğüyle ilgili değildir. Dolayısıyla kadının kölelik tarihi de bununla sınırlandırılarak ele alınamaz. Toplumsal cinsiyet çalışmaları içindeki bir diğer önemli konu da, kadın tarihinin önemli özelliklerinden biri olan kadının politik bir özne olarak ele alınmasının hak ettiği yeri bulamamasıdır. Politik tarihsel bilginin niteliği çok fazla öne çıkmamaktadır. Bu nedenle, kadının perspektifi ve ilkeselliğiyle tarihin yazılması bir kez daha önem kazanmaktadır. Binlerce yıldır yazılan bu tarih cinsiyetçidir; erkeklerin, devletlerin, çıkar ve güç ilişkilerinin hikayesidir. Kadınların varlığı, kimliği, direniş hikayeleri, kadının sistem kurma gücü ve bu mücadele geleneği bu tarih içinde kendisine yer bulamamaktadır. Erkek egemenliği altındaki tarih yazımında kadının yeri neredeyse hiç yoktur. Yer verildiğinde ise, ya otoriter bir erkeğin eşidir, ya annesidir ya da erkeğin yardımcısıdır.

Tarih yazımı, kadını küçük gören klasik mirasın elinde şekillenmiştir. İdealler üzerine şekillenen bu mirasta, kadınların deneyimleri küçük görülmüş, kaydedilmemiş ve belgelenmemiştir; yalnızca kamusal alan ve bu alanın özneleri olan erkeklerin deneyimleri seçilmiştir. Sonuç olarak bu miras, uzun yıllar boyunca kadınları akademik alanların dışında bırakmıştır. Akademide yer almayı bir kenara bırakın, okuryazarlık hakkı bile kadınların elinden alınmıştır. Araştırma alanları, bilimsel alanlar kadınların elinden çıkarılmıştır. Bu alanlarda yer aldıklarında bile isimsiz ve kimliksiz kalmışlardır. Bu durum, modern tarih sürecinde daha da fazla gözetilmiştir. Modern tarihin içinde geçmişin mitleri de yeniden konumlandırılmıştır. Bu mitlerin içinde kadınlar ya Meryem’dir ya fahişedir; ya melektir ya katildir, her zaman karşıtlıklar içinde ele alınmışlardır. Erkeklerin bireyselliklerine, tutumlarına ve çıkarlarına göre şekillenen bir kadın düşmanlığı, tarih yazımında da yansımasını bulmuştur. Kadınlar iyi ve kötü kadınlar olarak yan yana ele alınmış, kadın doğası erkeklerin ilkelerine göre yorumlanmıştır. Kullanılan dil erkek egemendir. Kadının tarihsel temsili, erkek tarihçiler tarafından ve erkeklerin çıkarlarına göre şekillendirilmiştir. Bu durum Yunan döneminde de, Roma’da da, Rönesans, Reform ve büyük bilimsel çıkışların yaşandığı Aydınlanma Çağı’nda da böyleydi.

Kadın tarihinin bilinmeyen, yazılmayan ve “öteki” olarak görülen yüzü, kadın özgürlük kimliğinin inşa süreçlerini de etkilemiştir. Rêber Apo’nun perspektifiyle; eğer tarih dünün, bugünün ve geleceğin birliği ile bütünlüğü içinde hakikate ulaşıyorsa, kadın tarihinin yazılmamış olması ve bu bilginin uzağına düşülmesi, kadın ile özgürlük kimliği arasına mesafe koymaktadır. Varlık mücadelesini yarım bırakmaktadır. Tarih bilincini yaşamsal yorumlara dönüştüremeyenler, günümüzü de anlamlı bir şekilde yorumlayamazlar. Tarihi olmayan bir toplumun, iyi bir düzeyde anlaşılması ve yaşanması mümkün değildir. Bu durum kadınlar için katbekat daha zordur; çünkü kadını anlamamak, kadının varlığına anlam vermemek, toplumu ve yaşamı anlamamak demektir. Kadının yazılmamış tarihi; toplumların tarihidir, demokratik ve komünal değerlerin birikiminin yazılmamış tarihidir. Kendi tarihini bilmeyen, kendi tarihinin bilinciyle yaşamayan her birey ve toplum, anlam ve mana yönünden tahribata uğramıştır.

Kadının yazılmamış tarihi, yazılı tarihte ve tarih biliminde her ne kadar yok sayılmış olsa da, kadınların sözlü tarih geleneği, hafızanın geçmişten geleceğe kolektif olarak aktarılmasının yöntemi olmuştur. Mitolojiler, hikayeler, dengbêjler (sözlü destan anlatıcıları), masallar ve nasihatler yoluyla kadının bilgisi geçmişten günümüze ulaşmış; kadının pek çok gizli hakikati için bir ışık ve aydınlık olmuştur. Eğer kadının varlığı toplumun ve yaşamın varlığıdır diyorsak, özünde kadın, sözlü tarih yoluyla toplumsal hafızayı taşıma gücü olarak da tarih içinde kendi rolünü oynamıştır.

Kadınların sözlü tarihi uzun yıllar bilimsel bir yöntem olarak görülmedi. Ancak son yıllarda, kadınların mücadelesiyle akademik dünya içinde bazı arayışlar gelişmiştir. Kadınların sözlü kültürü (zargotin), kadınların yaşam deneyimlerinin, tarihsel tutum ve duruşlarının kaydedilmesi için bir yöntemdir. Bu yöntem; cinsiyetçi yazılı tarih içinde kendisine yer bulamamış kadınların sesi olmayı, onların deneyimlerini tarihsel kayıtlara dahil etmeyi ve kadın özgürlük mücadelesine ve toplumsal cinsiyetçiliğin özgürleştirilmesine katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.

Kadın sözlü kültürünün bazı özellikleri şunlardır: Kadın sözlü kültürünün merkezi, yüzünü kadınların deneyimlerine döner. Kadın sözlü kültürü; kadınların günlük yaşamına, ailevi ve toplumsal ilişkilerine, toplumsal hareketlere, mücadelelere, savaşlara vb. katılımlarına dair tarihsel bilgi ve birikimleri derlemeyi amaçlar. Tarihsel olayların kadın bakış açısıyla ele alınmasında sözlü kültürün etkisi çok büyüktür. Örneğin; son iki yüz yılda yaşanan savaşlarda, devrimlerde, toplumsal ve ekonomik krizlerde kadınların rolü neydi, neler yaşadılar, bunlardan ne kadar etkilendiler ve bunları ne kadar etkilediler? Vietnam Savaşı döneminde kullanılan bir söz vardır: “Bilinmeyen askerden daha bilinmeyen şey, bilinmeyen askerin eşidir.” Bu sözle, ezilen sınıfların ve sömürge toplumların tarihi ne kadar yazılmamışsa, kadınların tarihinin bundan çok daha fazla yazılmadığına dikkat çekilmiştir. Sözlü kültür, bu bilinmeyen durumları pek çok yöntemle toplumlara tanıtmaktadır.

Hafızasız ve köksüz bırakan resmi ve erkek egemen tarihin aksine, kadın sözlü kültürü yoluyla hafızanın inşası ve güçlendirilmesi gerçekleşebilir. Sözlü kültür, bireylerin ve toplumların hafızasını güçlendirir, onların geçmişle bağ kurmasını sağlamaya çalışır ve kimliklerini daha iyi anlamalarının yolunu açar. Kendi tarihini iyi bilmeyenler, bugünlerini ve geleceklerini de sağlıklı bir şekilde inşa edemezler. Bu durum kadınlar için katbekat daha fazla geçerlidir.

Günümüzde sözlü kültüre ve bilginin gücüne verilen önem giderek azalmaktadır. Toplumların sözlü hafızası modernizmin etkisiyle “hurafe” olarak görülmekte; her hikayenin özsel birliği, anlam gücü, ahlaki ve politik yaşam ilkeleri gerçek dışı sayılmakta ve resmi bilim tarafından geçersiz kabul edilmektedir. Bu nedenle, sözlü tarihin anlam gücüne ulaşmak ve bu güçle sözlü tarih içindeki erkek egemenliğine karşı direnmek, kadın özgürlük mücadelesi için çok önemlidir. Aynı durum devletsiz yaşayan ve yok edilen halklar için de geçerlidir. Alevilerin, Yaresanların, Ezidilerin yazılı bir tarihi yoktur. Bu halklarda sözlü hafıza qewller (dini kelamlar), beytler ve lawjeler (ezgili şiirler) yoluyla günümüze ulaşmaktadır. Kadın hakikatinde yaşanan bu durum, ezilen halklar için de geçerlidir. Sözlü kültür gün geçtikçe unutulmakta; bu hafıza unutuldukça, kendini tanımlama biçimleri devletin ve iktidarın egemenlik formlarına teslim olmaktadır.

Bu yüzden, kendini tanımlama ile kendi tarihinin bilinci arasındaki ilişkiyi anlamak önemlidir. Rêber Apo şöyle demektedir: “Özgür insanların temel özelliği ve doğası, kendi tarihini seçebilmesi ve bu tarihle yaşayabilmesidir. Tarih, varlığın ve gerçekleşen süreçlerin yorumlanmasıdır. Ne kadar farklı varlık varsa, o kadar tarih vardır. Ancak tarihin farklılığı, tarihin birliği ve bütünlüğü olmadığı anlamına gelmez.” Bu sözlerle Rêber Apo, kadın tarihi ile genel tarih arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Bu durum sadece kadın tarihi açısından değil; Kürt tarihi, Ezidi tarihi veya başka bir toplumun tarihi için de geçerlidir. Tek başına bir Kürt, Türk veya Arap tarihi yoktur; dolayısıyla kadın tarihi de tarihsel toplumun tarihiyle olan ilişkisi içinde ele alınmalıdır. Genel tarih anlatılarına ve farklılıkları inkar eden anlayışlara karşı, günümüzde mikro tarih anlatılarını öne çıkaran araştırmalar artmaktadır. Bu durum da madalyonun diğer yüzünden bakıldığında, tarihsel gelişmelerin görülmesini engellemekte; insanlar ve toplumlar arasında, farklı toplumlar arasında bağların görülmemesine veya zayıf yorumlanmasına yol açmaktadır. Kadın tarihiyle ilgili araştırma ve çalışma yöntemlerini belirlerken, evrensellik ile kısmilik arasında, makro ile mikro tarih arasında bağı iyi kurmalıyız.

Tarihi kadın bakış açısıyla yeniden ele almak ve yorumlamak, kadın özgürlük devriminin olmazsa olmazıdır. İlk kadın devriminin yaşandığı bu topraklarda; ikinci kadın devriminin dayanacağı öncü bilim olma iddiasındaki Jineoloji bünyesinde, merkezinde kadının yer aldığı bir epistemoloji ve metodolojiyle tarihi ele almak ve anlam gücünü yeniden inşa etmek hayati bir öneme sahiptir. Tarihi parçalayan ve egemenlerin penceresinden ele alan Avrupa merkezci pozitivist bilim yaklaşımına karşı; kök hücreyi tespit etmek, başlangıcı kaynaktan yapmak çok önemlidir. Rêber Apo bu konuda şöyle demektedir: “Kadının köleleştirilme tarihi şüphesiz Ortadoğu kültüründe gizlidir. Bunun açığa çıkışı da yine bu topraklarda olacaktır. Ancak bunun erkek tarzıyla olmayacağı açıktır. Bunun için Jineoloji bir çıkış olabilir. Bununla kastım kadının bir cinsiyet objesi olarak ele alınması değil; aksine kadın tarihinin koşullarının, toplumun özü ve kalıntısı olarak aydınlatılması ve özgürleştirilmesi temelinde araştırılmasıydı. Şüphesiz biz aynı araştırmayı erkek paradigmasıyla geliştirilmiş pozitivist bilim alanlarında yapmayacağımız gibi; aynı paradigmaya göre çizilmiş dini, sanatsal ve felsefi alanlarda da yapacağız.”

Eğer bu ifadelerden yola çıkarsak, sosyolojiyi tarihselleştirme ve tarihi toplumsallaştırma konusunda Jineoloji’nin tarihsel bir rolü vardır. Toplumsal tarih yorumunu geliştirmek ve tarihsel toplum perspektifini güçlendirmek, Jineoloji’nin temel görevlerindendir. Bu anlamda en büyük katkıyı, tarih bakış açısının ve bunun yöntem ile metotlarının düzeltilmesinde sunar. Kadın doğasının ve hakikatinin aydınlatılması, tarihi egemenlerin elinden kurtarmak ve erkek merkezli yorumların önüne geçmek için en önemli noktadır. Tarihe Jineolojik bir bakış açısıyla bakmak; tarihsel değerlerin, direniş kültürlerinin, dilin, kültürün, ahlakın, hikayelerin vb. günümüze kadar nasıl akıp geldiğini bizlere anlatır.

Kadın bilimine dayanak olacak paradigmasal yaklaşım, evren-doğa-toplum-insan izinde, kadın-ana kültürü içinde sürekliliğini sağlamalıdır. Siyasetten ekonomiye, kadın-erkek ilişkilerinden cinselliğe, analıktan şifacılığa (hekimliğe) kadar pek çok konuda, kadın tarihini doğru araştırmak ve okumak bizler için temel kaynak haline gelmektedir. Kadın emeği üzerine yapılan araştırmalar ve kadın aklıyla şekillenmiş dönemler, bilim tarihini de aydınlatacaktır. Öyleyse tarih içindeki özgürlük izlerini açığa çıkarmak, bunun kalıntılarını bulmak, yaşayan değerlerini korumak ve yaşamsallaştırmak, kendini bu kaynaktan beslemek; kadın biliminin doğru bir temel üzerinde inşa edilmesi anlamına gelecektir.

Bunları da beğenebilirsin