Paradigma

Bir hakikati açıklama ve düşünüş yöntemi olarak bilimin hangi soruları soracağı, hangi araştırmaları yapacağı, bu araştırmalarda için hangi kaynakları esas alacağı ve bilgileri açığa çıkarma yöntemi paradigmayı ifade eder.

Tüm bilimlere kaynaklık eden fikirler, buluşlar insanlığın ortak mirası olarak binlerce yılın birikimidir. Her dönem bilimsel gelişmelere öncülük eden coğrafyalar, okullar, filozoflar olmuştur. Bilimsel gelişmenin sıçrama yaptığı ilk coğrafya ve zaman bereketli hilalde Neolitik dönemdir. M.Ö 10.000 ile M.Ö 4000 yılları arasında gerçekleşen, M.Ö 6000’li yıllarda Kürdistan topraklarının kadim mekanı Tell-Halaf’ta zirvesini yaşayan Neolitik devrim bir köy ve tarım devrimi olduğu kadar bilimsel teknik devrimdir. Neolitik devrimi bilimsel teknik devrim diye tanımlayan ilk kişi Gordon childe’dir ve bunun 16. yy Avrupa’daki bilimsel devrimle eşdeğer olduğunu söyler. Tell Halaf’ta zirveleşen bu teknik-bilimsel gelişme adım adım tüm coğrafya ve halklara ulaşmıştır. Rêber Apo neolitik devrimi aynı zamanda bir kadın devrimi olarak tanımlamıştır. Dolayısıyla ilk bilimsel devrimin kadının ellerinde şekillendiğini söylemek yerindedir. Toplumun ortak değeri olan bilim erkek egemenliği ve devletin hakim olması ile kadından, toplumdan ve yaşamdan koparılacağı bir sürecin içinde girmiştir.

Bilimin iktidarla sınavı çok erken dönemde başlamıştır. Önce Sümerlerde zigurat etrafında, daha sonra Babil, Mısır, Hint uygarlıkları bilgi ve bilimi iktidarlarının aracı haline getirmişlerdir. Şunu çok net ifade edebiliriz ki bilgi ve bilimi ortaya çıkaran uygarlık değildir. Bilimsel gelişmeler erkek aklının da ürünü değildir. Kadından, toplumdan çalınan bilimi uygarlık iktidarı için kullanmıştır. Fakat bunun karşısında tarih aynı zamanda özgür bilim için direnenlere de tanıklık etmiştir.

İktidarın hizmetine girmiş bilim ile özgür bilimin çatışmasına dair birçok olay yaşanmıştır. İskenderiye kütüphanesi 3 kez yakılmıştır, özgür bilimin temsilcisi bir kadın filozof Hypatia hunharca katledilmiştir. Moğolların saldırıları nedeniyle Bağdat kütüphanesi yağmalanmış, Dicle nehrinin günlerce mürekkep renginde aktığı rivayet edilmiştir. Tarihin en eski akademileri Harran, Nisibis, Gunde Şapur talana, baskıya uğramış bilim insanları daha özgür topraklarda bilim yapabilmek için göçmek zorunda kalmışlardır. Sokrates gençleri yoldan çıkardığı gerekçesiyle, Mani, Sühreverdi, Hallac-ı Mansur dinin dogmalarına karşı durduklarından öldürülmüşlerdir. Ortaçağ Avrupa’sında simyagerler, bilge kadınlar din düşmanı oldukları gerekçesiyle öldürülmüşlerdir. Bruno yakılmış, Galileo dünyanın döndüğünü inkar etmeye zorlanmıştır. Avrupa’daki bilimsel teknik devrim bu miras üzerinden dinin ve dogmatik felsefelerin karşısında özgür düşünceyi temsil etmiştir.

Bilimin ilerleyişi ve Avrupa’daki bilimsel devrimin kökenleri ve kaynağı aydınlatmak önem taşır. Çünkü 16.yy Avrupa’da ortaya çıkan bilimsel gelişmelerin kapitalizme maledilmesi bu gün yaşadığımız felaketlerin en temel nedenlerindendir. Kapitalizmi en fazla meşrulaştıran gerçeklik bilim ve teknolojideki gelişmelerdir. Oysa bunlar kapitalizmin değil, tarihsel bir birikimin sonucudur. Kapitalizm bunu sömürmüştür. Bu sömürüde bilimsel yöntemin dayandığı mekanik paradigma ve pozitivizm belirleyicidir.

Bilimsel gelişmeleri ancak her dönem bilimde etkili olan paradigmalara anlayabileceğimizi söyleyen ilk kişi bir fizik profesörü olan Thomas Khun’dur. Bir hakikati açıklama ve düşünüş yöntemi olarak bilimin hangi soruları soracağı, hangi araştırmaları yapacağı, bu araştırmalarda için hangi kaynakları esas alacağı ve bilgileri açığa çıkarma yöntemi paradigmayı ifade eder. Paradigma kavram olarak bakış açısı, bir şeyin ardındaki gerçekliği görmek anlamına gelmektedir. Thomas Khun paradigma kavramını buz dağı örneği ile açıklamıştır. Buz dağının suyun üstünde kalan kısmında bizler teorileri, fikirleri görürüz ama onun dayandığı bir paradigma vardır. Paradigmanın üç temel bileşeni de varlık bilimi, bilgi felsefesi ve bilimsel yöntem biçimine tanımlamıştır. Bilimin felsefeden, ideolojiden kopuk sadece elle tutulur, gözle görülür gerçeklikleri incelediği düşüncesi bu biçimiyle daha da tartışmalı hale gelmiştir. Her dönemde bilim insanları, filozoflar, hakikat arayışçıları o dönemde hâkim olan paradigmaya dayalı teoriler üretmişlerdir. Ancak teoriler yeterli olmadığında, sorulara yeterince cevap oluşturmadığında tıpkı toplumsal devrimler gibi bilimsel paradigmada da değişim gerekli görülmüştür. Bilim devrimlerle ilerlemiştir.

2. Dünya savaşından bu yana Avrupa merkezli bilimin yarattığı yıkım tartışılmakta. Bu yıkımda dayandığı paradigma da sorgulanmaktadır. Avrupa merkezli bilim anlayışı dünyayı mekanik bir saat gibi algılamamıza yol açmıştır. Bir saatin çarkları, vidaları neyse dünyadaki canlılar, varlıklar da öyle ele alınmışlardır. En üstte insan, daha sonra diğer canlıların yer aldığı bir hiyerarşik bakış açısı ile bakmak ekolojik felaketlerin, sınıfsal ayrışmaların temeli olmuştur. Tarihin kadim çağlarında insanlar dünyayı canlı, bütünlüklü ele alırlardı. Fakat mekanik paradigma bu bakış açısını kırmıştır. İnsanla doğa, insanla insan ilişkilerini özne-nesne ekseninde tanımlamıştır. Özne-nesne ayrımı bir tarafın sürekli iktidar olması, belirleyici olması, bir tarafın ise pasif, ezilen konumda kalması anlamı taşır. İnsan karşısında doğa, erkek karşısında kadın, egemenler karşısında ezilenler nesneleştirilmiştir. O sınırsız iktidar katliam ve kırım boyutlarına kadar varabilmiştir. Bu fikir bir kere zihinlere yerleştikten sonra doğaya bakıldığında da buna uygun örnekler görülecektir. Büyük balık küçük balığı yer, aslan geyiği yer, güçlü olan zayıf olanı yener. Oysa doğada bu örneklerden çok daha fazla sayıda birbirini tamamlayan, birbirine zarar vermeyen ya da bir arada dayanışma içinde yaşayan canlılar vardır. Simbiyotik ilişki dediğimiz bu ilişkilerde küçük canlılar büyük canlılara destek olmakta, avcı olanlar avlanamayanlara destek vermektedirler. Bir eko sistemde ağaçlar, insanlar, böcekler, balıklar, yosunlar ortak bir yaşamı paylaşmaktadırlar. Paradigma tam da bu gerçeklikleri nasıl göreceğimizle ilgilidir. Bu bakış açısını toplumsal ilişkilerde de yansımasını bulur. Bir ekosistem içindeki her varlığın anlamı ve değeri vardır. Tarihin çok uzun bir dönemi boyunca insan-doğa, insan-insan ilişkilerinde de bu yaklaşım hakimdi. Ancak asıl felaketler özne-nesne ayrımını yaratan iktidarcı sistemlerin bilimsel yöntem olarak hakikat yerine konulması ile oldu.

Dünyayı bir makine gibi gören mekanik paradigmanın karşısında onu canlı, bütünlüklü ele alan paradigmalara ihtiyaç vardır. İnsan toplumunu da bu bakış açısı ile alan pozitivizm toplumsallığı yıkım noktasına getirmiştir. Toplumu olgular yığını halinde ele almanın sonuçları son iki yüzyıldaki büyük soykırımların sebeplerinin başında gelir.

Demokratik Modernite paradigması ya da diğer adıyla demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigma tam da bunun alternatifi ve çözümünü ortaya koymaktadır. Bu dünyaya farklı gözlerle bakmak, sorunlara farklı noktalarda çözümler üretmek yeni paradigmayı anlamak ve yaşamsallaştırmakla ilgilidir.

Ekolojik yıkım, halkların katliam ve kırımdan geçirilmesi, kadın kırımı bu çağın krizinin en somut göstergeleri. Demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmanın çözüm gücü de bu gerçeklikle bağlantılıdır. Demokrasi kültürü farklılıkların, çoklukların, çeşitliliklerin tıpkı bir kilim desenindeki rengarenk ipliklerin uyumu ekseninde bir arada yaşamını temsil eder. Rengarenk boncuk ve taşlardan oluşan bir gerdanlığın uyumu demokratik modelleri düşünmemizi sağlar. Herkesin kendi rengini ve kimliğini koruduğu ama bütünün parçası olduğu sistemleri ancak yeni paradigma ile düşünebiliriz. Yeni paradigma ile bakmadan demokratik konfederal bir sistemi kurumsallaştıramayız. Kurumlar ve topluluklar arasındaki çoklu bağlar ancak yeni paradigmanın bakış açısı ile anlam bulabilir.

Ekolojik yaklaşım olmadan her iki doğa arasında bozulan dengeyi kuramayız. İnsanın doğanın bir parçası olduğu fikri onu doğa karşısında sorumlu kılar. Doğanın yenilenmesi, kendini onarma gücü vardır. Ancak sınırsız iktidar ve kâr hırsı bunu kırmaktadır. Ekolojik yaklaşım sadece doğa yaklaşımla sınırlı olmayan bir evren ve toplum bakış açısını ifade eder.

Erkeğin sınırsız egemenliği karşısında kadının özgürlüğüne dayalı yaşamı inşa etmeden de sistemin krizini aşma imkanı yoktur. Jineoloji demokratik Modernite paradigmasına dayanan bilimdir. Bu nedenle araştıracağı konuları, onların hangi kaynaklarda bulacağı ve hangi bilimsel yöntemi kullanacağı da bu paradigma ekseninde belirlenecektir.

Her bilimin dayandığı bir bilimsel yöntem vardır. Jineoloji yeni bir bilim olarak gelişim gösterirken en fazla karşı karşıya kalınan sorulardan biri de jineolojinin bilimsel yönteminin yani metodolojisinin ne olduğu sorusudur. Avrupa merkezli bilim anlayışı kendi bilimsel yöntemini geçerli tek bilim kriteri haline getirdiğinden bir düşüncenin bilim sayılabilmesi için ancak bu yöntemleri kullandığında kabul görmektedir. Fakat bu durum son 50 yılda giderek daha fazla sorgulanır hale geldi. Hakikatin formülü gibi dayatılan bilimsel yöntem kendisi ciddi bir tıkanma ile karşı karşıyadır. Jineolojinin bilimsel yöntemi, metedolojisi nedir sorusu bu tıkanmayı nasıl aşacağı ile bağlantılıdır.

Metodoloji diğer bir deyişle yöntem bilim felsefenin bir alanı olarak, farklı bilim alanlarının yöntemleri üzerine yapılan araştırmaları kapsar. Hakikate ulaşmanın en kısa ve sonuç alıcı yolunu yöntem olarak tanımlarsak, yöntembilim bu çabaların bütünü, sistemidir. Yöntem sorununu anlamaya ve çözmeye çalışırken Ortadoğu felsefi geleneğinde dile gelen “hakikat bir ona giden yollar bin bir” ve “İnsanlar usulü yani tari­katı kaybettikleri için vusulden yani hakikatten mahrum kal­maktadırlar” belirlemeleri yol göstericidir. Jineolojinin yöntemi tartışmalarını da bu bağlamda yöntemsiz olmamakla birlikte, hakikati kavramayı sağlayacak yöntem zenginliğini yakalama temelinde ele almaktayız. Rêber Apo yöntem konusuna şu şekilde açıklık getirir ve yöntemi ele alış tarzımıza ışık tutar; “Bir alternatif yöntem arayışından ziyade, yanılgılarla yüklenmiş ve özgürlük değerinden uzaklaştırılmış yaşamın yol açtığı ağır sorunlardan çıkış yolu aranmaktadır”. Hakikate ulaştırmadığı ve yanlış olduğu edilen bilimsel yöntem yaşamın anlamını tahrip etmekde, toplum kırıma zemin sunmaktadır. Mevcut bilimsel yönteme yapılan bir çok eleştiri bulunmakta. Asıl sorun yöntem konusunda yapılan dayatmadır. Avrupa merkezli bilim kendi yöntemlerini dayatmakta başka coğrafyaların, halkların, kadınların bilme yöntemlerini hiçe saymaktadır. Örneğin kadim şifacılık bilgisini kocakarı ilaçları diyerek hiçleştirmektedir. Oysa ki modern tıbbın, eczacılık ve ilaçların kaynağı şifacılık geleneğidir. Mitolojik hikayelerde, destanlarda dile gelen tarihsel bilgiyi kanıtlara dayanmadığı, yazılı olmadığı için kaynak olarak değerlendirmemektedir. Maneviyat, metafizik gibi konuları bilim dışı saymaktadır. Hisleri, sezgileri bilgi kaynağı olarak değerlendirmemektedir. Toplumu ve insan gerçeğini nesneler gibi incelemektedir. İnsanı toplumdan, tarihten, zamandan ve mekandan kopararak ele almaktadır. Olayları tarihsel boyutu ile ele almamaktadır. Tarihin akışını düz çizgisel ele almaktadır. Bu nedenle de hakikatten uzaklaşmakta iktidar ve sermayenin ihtiyaçlarına göre bilgi üretir bir pozisyona düşmektedir.

Ortadoğu bilgelik geleneği, Çin ve Hindistan felsefeleri, Avrupa dışında yaşayan ezilen halkların bilme biçimlerinde bu düşünüşü aşabilecek yöntemler yaşamaya devam etmektedir. Kuantum fiziğinin gelişmesi, tarihin akışı farklı olduğu yönündeki eleştiriler, ekolojik ve feminist hareketlerin eleştirileri yöntem konusunda yeni çıkışlar için zemin hazırlamıştır. Jineoloji bu miras üzerinden kendi yöntemlerini belirlemekte ve zenginleştirmektedir.

Jineoloji’nin bilimsel yönteminde özne-nesne ayrımının yarattığı iktidar ilişkilerini yıkabilecek bakış açısını geliştirmek esastır. Bunun için tanımlamaktan çok anlamak, nesneleştirmek yerine empati kurarak bakmak daha doğru bir kavrayış sağlar. yaşam ve toplumla bağ içerisinde yapılan her araştırmada özne ile nesnenin sürekli yer değiştirdiği, birbirini etkilediğine tanık oluruz. Eleştirel bakarak değişimi sağlamak ancak karşımızdaki hakikati her yönüyle anlam vererek kavramak gerekir. Hakiketin bütünlüğünü tahrip eden parçalı bakış açısını aşmak da önem taşıyan diğer bir konudur. Bunun için bilimler arasındaki parçalanmayı aşacak tarzda tüm bilimlerin temeline sosyal bilimleri koymayı esas alır. Tüm bilimlerin temeline sosyal bilimleri koymanın anlamı doğa bilimleri gibi fizik, kimya, biyoloji de dahil olmak üzere bilimsel gelişmeler ile toplumsal yaşam arasında bağ kurabilmektir. Jineoloji çalışmalarında ekonomiden demografyaya, siyasetten etik estetiğe, sağlıktan eğitime, ekolojiden tıbba kadar bir çok konu iç içe ele alınmaktadır. Özelde kadın deneyimini, kadın bilgisini, kadının bilme biçimlerini güncelleyerek çalışmalarını yürütüyor.

 İşgal altındaki bir bölgede ve 3. Dünya savaşının vuku bulduğu bir coğrafyada, katliamla karşı karşıya olan halklar ve kadınlar olarak bu bilime ve onun yöntemlerine itiraz etmemizin haklı ve hayati gerekçeleri var. Karşı karşıya olduğumuz saldırı ve kırımların nedenlerini, yürüttüğümüz direnişin anlamını ve inşa etmek istediğimiz toplumsal sistemi mevcut bilimsel yöntem izah etmiyor. Bilimsel yöntemin tıkanma, yıkım yarattığı ve hakikati kararttığı noktalardan Jineoloji bir çıkış yaratma amacını taşıyor. Hakikati inkar edilenlerin ve yok sayılan bilgi kaynaklarını açığa çıkaracak araç ve yöntemleri bulmayı amaçlıyor.

 

Bunları da beğenebilirsin