BİLMEK FARKINA VARMAKTIR

 

“BİLMEK FARKINA VARMAKTIR”,

“BİLİM EN GELİŞKİN ANLAM YORUMDUR”

“TÜM BİLMELERİN TEMELİ KENDİNİ BİLMEKTİR”

Rêber Apo

 

“Kendini bil”… Yunan mitolojisinde tanrıça Gaia’nın onuruna inşa edilen Delpoi tapınağının kapısında böyle yazar.

Kadınlara ait tüm değerlerin talan edilmesi gibi bu tapınak da daha sonra tanrı Apollon’a adanmıştır. Fakat tapınakta hakikati söyleyen sybill denilen kâhin kadınlardır.

Bilim nedir? Yaşam bilimine neden ihtiyacımız var? Jineoloji’nin yaşam bilimi olmasının anlamını, bilimin temeline neden kendimizi bilmeyi koyduğumuzu burada tanımlayacağız…

Bilimi doğru tanımlayabilmek için insanın binlerce yıldır yaşamı nasıl algıladığı ve anlamlandırdığına bakmalıyız.

Bilim tarihi insanın yaşamı anlama çabasıyla başlar. Bu nedenle Aryen dillerinde bilmek, tanımak ve anlamak kelimeleri aynı kökenden gelir.

Anlamak farkına varmakla başlar. İnsanın farketme kapasitesinin gelişkinliği biyolojik evrim kadar toplumsallaşmanın sonucudur.

Yaşamı sürdürebilmek, beslenmek, üremek ve kendini savunabilme gibi temel özellikleri gerekli kılar. Fakat insan yaşamı sadece bunlardan ibaret değildir. Bu nedenle homo habilis, homo erektus, neandertal gibi insan türleri yaşama imkanı bulamayıp ortadan kalkarken homo sapiens sapiens yani düşündüğünü düşünen insan yaşamaya devam etti. İnsan sadece düşünen değil düşündüğünün de farkında olan bir tür olarak gelişim gösterdi.

Düşündüğünün farkına varabilmek biyolojik evrimle birlikte ikinci bir doğa olarak adlandırdığımız toplumsallık sonucunda gelişti.

Toplumsallık olmasaydı homo sapiens sapiens’in de yaşam şansı olmayabilirdi. İnsan toplumu nitelik olarak topluluk halinde yaşayan karıncalar, arılar, sürü halinde dolaşan hayvanlardan farklıdır. Toplum olmak ortak barınaklarda yaşamak, birlikte avlanmak ya da yaşamanın ötesinde ortak karar almak ve ortak değerler etrafında bir araya gelmeyi ifade eder. Bir topluluğun toplum olarak adlandırılması için ortak değerlere, birlikte yaşam kültürüne, dayanışmaya, anlaşmaya, çatışamaya ama daha sonra uyum sağlamaya dayalı bir kültüre sahip olması gerekir. Birlikte karar almak ve uygulamak politikayı, iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış arasındaki ayrımlar ve seçimler ise ahlakı ifade eder.

Toplumsallık bu iki temel yapıya yani ahlak ve politikaya dayalı olarak şekillenmiştir. Klan bunun en sade, çekirdek yapılanmasıdır. Saf ahlaki-politik topluluk formudur.

Toplumsallık aynı zamanda dil ve düşünce gücünü daha yetkin hale getirir. Böylece insan hem kendisinin ve hem de evrenin farkına varır.

İnsanlar arasındaki iletişim zenginleştikçe bilgilerin paylaşılması, ortaklaşması, hatırlanması soyut düşünebilme yeteneği kazanılır. Artık insan sadece gördükleri, duydukları, tattıkları, hissettikleriyle değil sembol ve simgelerle düşünme kapasitesine kavuşur. Mağara duvarlarına yapılan resimlerde, heykeller ve kutsal sayılan eşyalarda bunların kanıtları vardır.

Beş duyu organı arasındaki koordinasyon, bilgileri işleme, bağlantı kurma ve hafıza farkındalığı zirveye taşır. Bu da anlama istemini yani hakikat arayışını tetikler.

İnsanın kendini anlamlandırma çabası ve arayışı ile evreni tanıma süreci bütünlüklü ve birbirine bağlı ilermiştir.

Tarihin en eski çağlarından bu yana kadim inanç ve felsefeler insan ve evren arasındaki bağlantıyı şu sözlerle dile getirir;

“Yukarıda ne varsa aşağıda da o vardır”,

“Evren büyük bir insan, insan küçük bir evrendir”,

“insanın özünde tanrısal nur vardır.” sözleri bu bütünlüğün felsefi, mitolojik, dini ifadeleridir.

Eğer insan evrenin küçük bir yansıması ise onu bilmek ve anlamak evreni anlamaktır. Bu nedenle de tüm bilmelerin temeline “kendini bilmeyi” koymak anlamlı bir tanımdır.

Kendini bilme serüveninde ilk farkındalık doğanın döngüsüdür.

Yaşam-Ölüm ve Yeniden Doğum….

Doğada sürekli yinelenen bu çark mevsim döngülerinden, ay ve güneşin hareketlerinden, ağaçların yaşamlarından gözlemlenir.

Her yıl baharda çiçek açan, yazın meyve veren, sonbaharda yaprak döken, kışın hiçbir canlılık emaresi göstermeyen adeta ölmüş gibi görünen ve baharda yeniden açan ağaçtan daha güzel ifadesi var mıdır yaşam döngüsünün?

Bu nedenle yaşam ağacı en eski sembollerden biridir. Üzerine anlatılmış birçok mitolojik hikaye bulunur.

İnannanın Huluppu ağacıdır, tanrıçaya ait sayılır. Tanrı ve tanrıçaların arasında durur.

Halı desenlerinden, duvar süslemelerine, kanaviçelerden bedene işlenen deqlere kadar ağaç ile yaşam arasındaki bağ özenle korunarak bu güne taşınmıştır. Ağaçlara kutsallık atfedilmesi, dilek ağaçları bu kültürün günümüze kalan kalıntılarıdır.

Kışın yer altına çekilen canlıların başka bir dünyaya gittiğine ve baharda yeniden doğduğuna dair bu gözlemler insanın ölüme ve yaşama anlam verme biçimini derinden etkilemiştir.

Kadim çağlarda ölümü bir son değil, yaşam döngüsünün bir parçası olarak algılamanın kaynağı buradan gelir. Doğada ölüm yoksa, insanın da bir yeniden doğuşunun olması gerekir diye düşünülmüş, ölüm-doğum ritüelleri, inançlarda buna göre şekil almıştır.

Toprağa gömülen tohumun filiz vermesine benzer biçimde insanın da toprağın bağrına emanet edilirse ruhunun bir şekilde yeniden canlanacağı düşünülmüştür. Ölü gömme kültürü M.Ö 70.000’lere kadar eskilere gitmektedir. Günümüzde kadar da ölü gömme ve doğum ritüellerine büyük anlamlar yüklenir. Toplum hep birlikte her yeni doğumu kutlar, ölümü birlikte yas tutar ve ritüellerini özenle yerine getirir.

Ölümün bir döngü olduğunu düşünen ezidiler buna “kiras guhertin”, aleviler “don guhertin”, yaresanlar “don be don”, Hindular “reenkarnasyon”, Budistler “samsara” derler.

Yaşam verici olduğu düşünülen toprağın, suyun, yerin kadına benzetilişinde de bu bağlantı rol sahibidir. İşte bu nedenle dünyadaki hemen hemen her dilde yaşam kelimesi dişil ve kadınla ilgili anlamlar barındırır.

Dünyayı, insanları, hayvanları ve bitkileri doğurduğuna inanılan tanrıçalık yaşamı doğuranlar olarak anlam bulmuştur.

Sümer mitolojisinde yaşamın Nammu adı verilen bir su tanrıçasından geldiğini söyleyen mitolojik anlatımla, dört kutsal kitabın yaşamın suda başladığı rivayet ve ayetleri, yaşamın temel elementlerden doğduğunu bunlardan birinin de su olduğunu dile getiren felsefelere ve ilk canlı hücrelerin suda oluştuğunu dile getiren bilim aynı hikâyeyi başka biçimlerde ifade eder.

Tanrıçalık yaşam veren ana, toplumun etrafında örgütlendiği ana kadın değerlerinin ifadesidir. Bu nedenle yaşamı ifade eden tüm isimler tanrıçaya adanmıştır. Tanrıça İştar’ın Mısır’daki yansıması olan İsis için 10 bin adlı İsis tanımı kullanılmıştır. O ölümün, yaşamın, bereketin, ağaçların, nehirlerin, ekmeğin, meyvelerin, adaletin, kuşların ve yaşamı ilgilendiren tüm değerlerin toplamı görülür.

Yaşam nedir, niçin yaşıyoruz, yaşamın kaynağı neresidir? Ölüm nedir? Öldükten sonra ne oluyor? Gibi sorular binlerce yıldır sorulmakta ve mitoloji, din, felsefe ve bilime kaynaklık eden düşünceler bu sorulardan doğmaktadır.

Cevapları farklı olsa da yaşamı algılama-düşünme yöntemleri olarak tanımladığımız dört yöntem insanlığın ortak hafızasını oluşturur. Herbirinin hakikati araştırma, dile getirme biçimleri farklı olsa da cevap olmak istedikleri sorular aynıdır.

Bilim tarihini bu anlam arayışı ile başlatmak yerindedir. Fakat tarihte dört temel düşünüş yöntemi mitoloji, din, felsefe ve bilimin hâkim oldukları süreçlerden bahsetmek gerekir. M.Ö 5.000-M.S 500’ e kadarki süreç mitolojik dini düşünüşün hakim olduğu süreçtir. M.S 500 ile 1500’e kadar ise dini-felsefi düşünüş esastır. 1500’lerden bu yana ise bilimsellik insanlığın temel düşünüş yöntemi olmuştur.

Tarihin çok uzun bir dönemi boyunca insanlar evrende herşeye dair bir hikaye olduğunu düşünmüşlerdir. Güneşin doğuşunun, suyun akışının, yağmurun yağışının, gözyaşının, güzel kokan bir ağacın hepsinin bir mitolojik hikayesi vardır.

Mitolojik düşünüşte insan evrenin canlı olduğuna inanılır. Bu hakikate yakın bir yorumdur. Kuantum fiziği de günümüzde bu gerçekliği doğrulamaktadır. Hikayeler arasında mantıkla çelişen, doğaüstü güçlere atfedilen anlamlar nedeniyle bu düşünüş küçümsense de insanlığın en uzun süreli düşünüş yöntemi olmuştur. Dinler, felsefe, bilim ve sanat mitolojilerin taşıdığı hakikatlerle şekil almıştır.

Mitolojik hikayeler bize insanlığın iktidar öncesindeki yaşamını, ilişkilerini, yaşama bakışını yansıtacak veriler sunar. Aynı zamanda iktidarın kurumlaşma sürecinin de hikayelerini burada buluruz. Kadına karşı gelişen birinci büyük cinsel kırılmanın hikayelerini mitolojik anlatımlarda buluruz. Bu nedenle Jineoloji araştırmalarımızda özelde iktidar öncesi dönemi aydınlatmak, erkek egemenliği ve devletin kurumlaşma sürecini anlamak için mitolojik hikayeleri sosyolojik temelde çözümleriz. Kadın bakış açısı ile yapılan analizler tarihsel gerçeklikleri aydınlatmaya büyük katkı sunmaktadır.

Rêber apo bu gerçekliği şu sözlerle dile getirir;

“Kadın tarihi dört ciltlik mitoloji kitabının içerisinde vardır. Orada incelenebilir… Mitolojide kadın ana tanrıçadır, yaratıcı kadındır. Star’da o yükseltilmiştir. Onu esas alıyorum. Kadın mitolojide gömülmüştür; daha sonrasında da zaten siyasette yeri yoktur.”

Dini düşünüşte mitolojilerden devralınan düşünüş yöntemi artık birçok yaratıcı, tanrı ve sebepten ziyade tek tanrıya yönelir. Dini kitaplar büyük oranda mitolojik hikayeleri sistemleştirmiştir. Ahlaki öğeleri güçlendirmiştir. Fakat devletli uygarlığın ve erkek egemenliğinin yükselişi ile paralel geliştikleri için de bunların yoğun etkisini taşırlar. Kadın karşısında ikinci büyük cinsel kırılmayı anlamak için de dinleri sosyolojik temelde yorumlamak önem taşır. Dinler içerisinde ve dini kitaplarda hem ahlaki-politik toplumun hem de iktidar odaklarının yoğun etkisi iç içedir. Jineoloji kapsamındaki teoloji çalışmaları ile  iktidarın etkisi ve özellikle de erkek egemenliği tahlil edilebilir. Kadın bakış açısıyla yorumlama dini demokratikleştirme çalışmalarında da büyük bir rol sahibi olacaktır.

Felsefi düşüncenin kaynağı ana tanrıça bilgeliğine kadar gider. Felsefe anlam arayışıdır. Kelime olarak da bilgi sevgisi, bilgi aşkı olarak tanımlanması buradan kaynaklanır. Tanrıya “sen kimsin” sorusunu yönelten Zerdüşt, “sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez” diyen Sokrates, “hakikat, sahip olabileceğimiz bir şey değil, kendi zihnimizin doğasının derin bir farkındalığıdır” diye Budha gibi birçok filozof dini ve mitolojik düşünüşün yerini felsefenin almasında öncü rolü oynamışlardır. İsimleri felsefe tarihi içinde daha az anılsa da Diotima, Aspasia, Teona, Hypatia gibi birçok kadın filozof da bu çağda önemli düşünceler ortaya koymuşlardır. Felsefi sorgulama insanın anlam gücünü arttırmış, dogmatik din ve mitolojilere eleştirel bakışı geliştirmişlerdir.

Ortadoğu bilgelik geleneğinde her ne kadar dini düşünce ile iç içe geçmiş de olsa felsefi yan daha ağır basar. Tasavvuf geleneği içinde İbn Arabi, El Kındi, Hallac-ı mansur, Sühreverdi, Rabia Adevviye, Farabi, İbn Rüşt gibi birçok filozof dinin dogmatik yorumlarını aşma çabası içinde olmuşlardır. Benzer arayışlar Hristiyanlık geleneğinde heretik-gnostik diye anılan tarikat ve yorumlar, Musevi gelenekte Spinoza gibi filozoflar da bu çabaların sahibidirler. Bu çabalar bilimsel düşünüşün hakim olması için bir zemin hazırlamıştır. Galileo, Kopernik, Bruno başta olmak üzere bedeller ödeyerek bilimsel düşünceyi geliştirmek istemişlerdir. Bilimsel düşünce için direnmişler ve Bruno gibi düşünceleri için şehit de olmuşlardır.

Deney, gözlem ve analize dayalı bilgi yöntemi olarak bilimsel düşünüş M.S 1500’lü yıllardan itibaren hakim hale gelmiştir. Fakat bilimsel düşünüşün kaynağı çok daha eskilere gider.

Tarihin en eski çağlarından bu yana insanlar yaşamlarını idame ettirecek araç ve yöntemleri deney, gözlem sonucunda geliştirmişlerdir.

Parçalamaya, yontmaya en uygun araçlar ancak deney ve gözlemler tespit edilebilir. Fizik, kimya, biyoloji, matematik gibi bilimler bu tarihsel çabaların sonucunda açığa çıkar. En dayanıklı ağaçları tespit etmek, çömlek yapmaya uygun toprağı, bileşimi, su oranını, güneşte kuruma süresini belirlemek deney ve gözleme dayalı fizik ve kimya bilgilerini, matematik hesaplamalarını gerekli kılar. Kumaşları boyamak, peynir, yoğurt yapmak kimya bilgisinin kaynağıdır. Hastalıklara iyi gelecek otları, merhemleri keşfetmek tıp-biyoloji bilgisi ile mümkündür.

Bu tarihsel birikim binlerce yılda insanların ortak hafızasında toplanmış, birbirine aktarılarak günümüze ulaşmıştır. Bilimsel düşünüş bu bilgilenme biçimini evreni açıklama, dünyayı ve insanı anlamaya temel yapmıştır.

Bilimsel düşünce en gelişkin anlam yorum olması itibari ile bir soruna yol açmaz. Sorun Avrupa merkezli bilimsel düşünüşün hegomonya kurmasında ve bunun dışındaki bilme biçimlerinin dışlanmasındadır.

Yaklaşık 500 yıldır hakim olan bu düşünüş tarzı özelde son yüzyılda daha fazla sorgulanır hale geldi. Çünkü dünyayı-evreni bilimsel kavramak adına insanlığın ortak hafızası, birikimi ve farklı bilgilenme biçimleri ve bilgileri yok sayıldı. Felsefenin bilimden dışlanması da ekolojik yıkımı, katliamları, iktidarcı ilişkileri derinleştiren bir rolün sahibi oldu.

Mevcut bilim yaşamın anlamını açıklamaktan, araştırmaktan ziyade, yaşamın iktidar ve sermaye çıkarlarına göre düzenlenmesinde meşrulaştırıcı rol oynamaktadır.

Bu nedenle de her gün daha fazla eleştirilmekte ve aşılması için alternatif öneriler geliştirilmektedir. Atom bombasından, genetik yapının değiştirilmesine, sanal yaşamları gerçek yaşamların yerine koyan dijital teknolojiden, ekolojiye yıkıma uğratan maddi birikime, farklılıkları yok sayan ya da yok eden sosyoloji ve siyaset bilimine kadar her alanda bilimde yeni bir paradigmasal devrim tartışması yapılmaktadır.

Bu tartışmalara öncülük eden birçok filozof ve akım bulunmaktadır.

Kadın özgürlük hareketleri bu bilimin cinsiyetçiliğini sorguladılar. Bilimde egemen erkek yaklaşımının, çıkarlarının ve kimliğinin esas alındığını insan tanımının kadınları dışladığını ortaya koydular.

Ekolojik hareketler doğa yaklaşımını ve yarattığı ekolojik yıkımı ortaya koydular. Egemen ilişkilerinin meşrulaştırılmasında doğanın kullanılmasını, bilimin amacının doğayı aşmak olarak tanımlanmasının yıkıcı etkilerine ışık tuttular.

Mevcut bilimin tarih ve sosyoloji değerlendirmelerinde ezilen halklar ve işgal altındaki coğrafyaların tanımlanma biçimi de eleştirilerin diğer bir boyutu oldu.

Tarihin akış tarzına dair tespitlerin hatalarını Annales Ekolünün aydınları ortaya çıkardılar.

Modernitenin akıl tanımının sorunlu olduğunu Frankfurt Ekolü aydınlattı.

Bilimin iktidarla bağını aydınlatmada M. Foucault gibi filozoflar önemli değerlendirmeler sundular.

Mevcut bilimin dayanağı olan Newton fiziğinin aşılmasında Kuantum fiziği üzerine yapılan araştırmalar dayanak oluşturdu.

Birinci doğa ile ikinci doğa tanımları ekseninde Murray Bookchin’in değerlendirmeleri her iki doğa arasındaki dengenin nasıl kurulacağına ışık tuttu. Demokratik konfederal örgütlenmelerle ekolojik topluma ulaşmanın yol ve yöntemleri açığa çıkmış oldu.

Tüm bu çabaların ortak sentezi ile Rêber Apo “bilimde yeni bir paradigmasal devrim” ihtiyacını dile getirdi ve bunun için Demokratik Modernite paradigmasını ortaya koydu.

Jineoloji bu paradigmasal devrimde rol sahibi bir bilim olma iddiasındadır. Yaşamın anlamını tahrip eden bilime karşı bilim ile özgür yaşam felsefesi arasında bağ kurmak Jineolojinin temel hedefidir. Yaşamın en fazla kadın etrafında yıkıma uğratılması, hakikati en fazla karartılan toplumsal kesimin kadınlar olması nedeniyle kadın etrafında gelişecek bilim yeni bir zihniyet devrimine öncülük edecektir.

 

Bunları da beğenebilirsin